Alex hakkındaki net fikirlerimi daha önceden zaten yazmıştım, halihazırda bana göre pek değişen birşey yok. Ortada patlak vermiş bir sorun var ve bu sorunun bu kadar büyümesinin sebebi (her ne kadar olayı başlatan yakışıksız tweeti atmış olsa da) ne Alex'tir, ne de Aykut Kocaman. En büyük sorumlu Fenerbahçe taraftarı olmuştur malesef. Hani daha geçen sezon herşeyiyle gözü kapalı kenetlenip takıma tam destek veren taraftar.
Olayı her 2 taraf açısından çok fazla irdelemeye lüzum yok aslında. Ki zaten yeterince irdelenmiş durumda. Görünen köyün kılavuz istemediği gibi Aykut Kocaman'ın sırf Alex'siz bir sistem oluşturabilmek için takıma Stoch, Dia, Niang, Sow, Kuyt, Krasic gibi mevki alternatifine sahip hücumcuları doldurmuş olması apaçık ortada. Her ne kadar Dia'dan randıman alınamamış olsa da yerine gelen Krasic'in kalitesi tartışılmaz, aynı şekilde Niang'ın yerine gelmiş olan Sow da belli kalitede bir futbolcu.
Bu kadar kaliteli ve her biri 1'den fazla mevkide oynayabilen hücumcu bir aradayken mevkisi, koşu mesafesi, güç ve dayanıklılığı belli alt sınırlarda kalan (yaşlanmış) Alex'in hala oynatılması fikri, hele hele ortada bir yabancı sınırlaması gerçeği varken yeterince mantıksız hale geliyor. Kocaman'ın en büyük derdi olan "Alex'in yokluğundaki bocalama süreci"nin yaşanmaması için bu çok büyük bir fırsat aslında. Mevzubahis sürece örnek olarak Hagi sonrası Galatasaray, kariyerinin en formda döneminde elden kaçırılan Aurelio sonrası Josico'ya mahkum kalmış Fenerbahçe örnekleri verilebilir.
İşin buraya kadar olan kısmı tamamen olaya futbol açısından bakıştı. Madalyonun diğer yüzü olan "adamlık" konusuna gelecek olursak, Alex'in yaptığı "twitter skandalı" tamamen affedilemez bir terbiyesizliktir. İsterse başındaki hoca Aykut gibi camiada kökleri olan biri değil saçmasapan bir adam olsun, hiçbir futbolcunun antrenörü hakkında bu kadar aleni bir ortamda "kıskançlık" tabirini kullanmaya hakkı yoktur. Hele bir de üstüne olay ortaya çıktığında ilk başta inkar edip sonrasında ise silmesi tabiri caizse "sıvamaya" eşdeğerdir. Hele ki bu oyuncu takımın en yaşlısı ve de kaptanı, aynı zamanda en efendisi olarak bilinen Alex ise bu başlıbaşına bir rezalet halini almaktadır. Fakat işin esas "rezil" tarafı Alex'ten ziyade başka bir olgudan kaynaklanmaktadır: TARAFTAR
Evet, özellikle son dönemde kendisini "FENERBAHÇELİ" olarak adlandırmış fakat gerçek manada olamadıkları apaçık belli birçok kişi çıktı ortaya: Kimisi esas haksızı göremeyip utanmadan Aykut Kocaman'a sövdü, kimisi yaşı yetmediğinden olsa gerek Aykut Kocaman'ın futbolculuğunu dahi sorgulamaya kalkıştı, kimisi Fenerbahçeliliğini askıya aldı.... Bütün bu arkadaşları tek çatı altında toplamak gerekirse "ALEXBAHÇELİ" taraftarlar diyebiliriz. Alex'in bu zamana kadar yerini güvende hissettiği tüm dönemlerde (yani ilk 2 sezonu ve 2010-2011 hariç) yatışa geçip bir yandan da takımı kalitesiz arkadaşlarını getirtmeye varana kadar sömürmesini görmezden gelip bir de "efsane" ilan etmeler, Alex'in yaptığı terbiyesizliği görmezden gelip Aykut Kocaman'a laf saydırmalar, bu camiada 2 lig şampiyonluğu 3 de gol krallığı kazanmış ve halen lig tarihindeki en golcü Fenerbahçeli futbolcu olan Aykut'un futbolculuğunu utanmadan arlanmadan sorgulamalar ve onun gibi gerçek bir efsaneyi Alex gibi 80'lerden kalma bir sömürücüyle kıyaslamalar.... Bunların hepsi birer TARAFTARLIK AYIBIDIR, fakat en büyük ayıp ise "Aykut olduğu sürece Fenerbahçeliliği askıya almaktır." (kimileri de "Alex oynamadığı sürece" diyor.) İnanın böyle bir rezillik ne görülmüş ne de duyulmuştur. Yıllardır Alex'in gitmesini isteyen, ondan ciddi manada nefret eden ben dahi bunu tek bir kez bile düşünmedim, sabırla takip ettim Fenerbahçemi. Lakin bu ALEXBAHÇELİ arkadaşları gördükçe de onların adına utanmaktan kendimi alamıyorum.
Tek temennim Aykut'un naylon Fenerbahçelilere karşı verdiği bu ciddi imtihanında ilk etapta Spartak Moskova karşısında, sonrasında ise sezon boyunca sistemi oturtacak ölçüde başarılı olmasıdır. Zamanında belirttiğim gibi "Dikkat ederseniz Fenerbahçe için demedim, Aykut Kocaman için dedim. Zira
şampiyon olamazsak Aykut gider, meydan yine Alex'e kalır, kaybedilen 1
şampiyonluk değil, takımın kimliği olur. En az 2 sene daha "Alex iyi
oynamayınca kazanamıyoruz" muhabbeti çevrilir. Koca Fenerbahçe 1 Alex'e
muhtaç kalmaya devam eder."
Tercih sizindir "sarı-lacivertli çubuklu sevdalıları", İŞİN UCUNDA ALEXBAHÇELİ OLMAK DA VAR, FENERBAHÇELİ KALMAK DA VAR.
29 Ağustos 2012 Çarşamba
23 Nisan 2012 Pazartesi
19 Ocak 2012 Perşembe
Geleydi İyidi....
Mayıs 2006'da gittiğinden beridir "Bir gün geri döner mi acaba?" diye bekliyordum. Beşiktaş'a giderken de biliyordum başarılı olamayacağını, Beşiktaş'tayken herkes te gördü bunu. Çünkü taş yerinde ağırdı, onun da yeri burasıydı. Şimdi yalan yok, Niang hariç ondan sonra gelen hiçbir santrfor onun yerini dolduramadı. Bu kadar ortalama yeteneğine rağmen takımla bu kadar ahengi olan birini hem de ezeli rakibe bırakmak, başlı başına saçmalıktı. Nitekim, Beşiktaş'ta başarılı olamayıp, Mersin'e geçti. Orada ise istediği ortamı bulduğu anda aslında hafiften ilerlemiş yaşına rağmen halen daha Türkiye'de iş yapabileceğini gösterdi.Tam da bu anda bir haber çıktı: "Nobre geri dönüyor" diye. İnanın, 3 Temmuz'dan beridir aldığım en güzel 2 haberden biri oldu bu. (Diğeri de Emre'nin kadro dışı bırakılmasıydı, sağolsunlar onu da kursağımda bıraktılar!) Eski günler geldi birden aklıma, kimsenin bilmediği tanımadığı biriydi ilk geldiğinde. Kimsenin de beklentisi yoktu o yüzden. O ise gelir gelmez takımı o sıralar tek başına sırtlamakla meşgul van Hooijdonk'a destek, takıma da aranan kan oldu. Kaldığı 2,5 sezonda 2 şampiyonluk ve 1 son dakika 2.liğinde en büyük paya sahip 3 futbolcudan biriydi, inkar eden çarpılır!
Neyse, "acaba" dedim, "olur mu?" dedim. Sonra duydum ki Semih yüzünden olmamış transfer. Başkasını verseydiniz be abi, üstüne fazladan para verseydiniz, Sow'a o kadar para sayıp bir yandan her maç "acaba elimizde patlar mı?" diyip bir yandan da kaprislerini çekeceğimize alaydınız ya bizim oğlanı, "lorke"yi, MARCIO Nobre'yi.... Zaten ne olacağımız belli değil, Avrupa falan da düşünecek halde değiliz. Sadece şu Bienvenu ve Semih'in rezil performanslarına daha fazla katlanmamak için, biraz da eski dostla hasret gidermek ve O'nu tekrar çubuklu giydiği halde "lorke" diye tribüne çağırmak için istemiştik.
Gerçi halen daha söylentiler sürüyor fakat bu saatten sonra zor gibi. Ha, bu saatten sonra bir mucize olur da gelirse, sözüm söz, 11 numaralı formasını hiç düşünmeden alırım Fenerium'dan! :)
Bitti Kalem, Doldu Defter....
Geçtiğimiz haftasonu Fenerbahçe adını efsaneleştirmiş, kalan son birkaç kişiden biri olan ordinaryüs, Lefter aramızdan ayrıldı. Hem de belki de camia olarak en kötü, en karanlık, en ne olacağı bilinmez zamanlardan birinde. Belki normalde etkilenmeyeceğimiz kadar çok etkilendik içinde bulunduğumuz dönemin de etkisiyle.
Fakat beni esas düşündüren şey, Lefter'in ölümü üzerinden yapılan sığ ve popülist tartışmalar oldu. Neymiş efendim, "ne güzel herkes gelmiş"miş. İyi de kardeşim, olması gereken de zaten bu değil miydi? Birbirimizden hiçbir farkımız olmamasına rağmen rekabet aşkına o kadar gözümüz kararmış ki, insani bir davranışı bile hayretle karşılamaya başlar olmuşuz. Bu tuhaf düşünce ile ilgili daha uzun bir yazıyı ekşi'de yazdım zaten, o yüzden uzatmıyorum.
Bunlar neyse de, en çok tuhafıma giden şey, Lefter'in ismi üstünden Şükrü Saraçoğlu'na popülist ve "romantik" bir şekilde saldırmaktır. Kardeşim, bu stadın ismi 13 senedir böyle değil mi zaten? O zaman neredeydi o zeka küpü akıllarınız? Bu "stadın ismini değiştirme" konulu, temelinde benim de katıldığım fakat başka yönlere çekilip Fenerbahçe'nin tarihine dil uzatılarak fantastik bir boyuta ulaşan mevzu insanların o kadar hoşuna gitti ki, bir kısmı tarihi bile araştırıp bilmeden balıklama atlayarak 6-7 Eylül Olayları'ndan dahi Şükrü Saraçoğlu'nu sorumlu tuttular. Uyarınca da bu sefer "ama o da Varlık Vergisi'ni koymuştu!"ya çevirdiler lafı. He canım he, zaten o zamanki Türkiye de aynen şimdiki gibi cumhurbaşkanının sembolik yetkilerinin olduğu başbakanın ise herşeyde 1. isim olduğu bir ülkeydi. Ve o dönemki cumhurbaşkanı İsmet İnönü'nün ülke politikalarında hiç mi hiç yetkisi yoktu. (YERSEN!) Azcık o dönemi araştıranlar neyin ne olduğunu daha iyi bilir. Amacım Saraçoğlu'nu "kanatsız melek" gibi göstermek değil, fakat süper medyamız her işin olduğu gibi bu işin de cılkını çıkarmayı başardı. Tarih bilmeyen insanlar da buna inanarak Fenerbahçe'nin tarihinin lekeli olduğunu iddia etmeye başladı.
Bu açıdan tüm Fenerbahçeliler'in oturup düşünmesi gereken bir nokta var: Saraçoğlu dediğin adam senin yıllarca başkanlığını yapmış mı? Yapmış. Sana stadını kazandırmış mı? Kazandırmış. Siyasi kişiliğine laf edebilirsin elbet, sevmeyebilirsin de. Fakat böylesine bir kişiliği bir kalemde hem de kıyasıya eleştirerek silemezsin. Lefter'in adının stada verilmesini ben de isterim, fakat bir efsaneye saygı için başka bir efsaneye saygısızlık yapmak da gerekmez.
Neyse ne, bizim acımız kederimiz zaten bize yetiyor. Bir de bunlar tuz biber oldu üzerine. Babalarımızdan adını duyarak büyüdüğümüz, eski kuşaklar tarafından yıllarca "O'nun gibisi gelmez bir daha" denilen, Fenerbahçe'nin efsane yaptığı ve Fenerbahçe'yi de efsane yapan değerlerden olan Lefter'imiz, toprağın bol, mekanın cennet olsun.
Ne kadar üzgün olduğumu ifade bile edemiyorum kaç gün geçmesine rağmen. Sanırım en anlamlı ifade, yukarıdaki fotoğrafta Lefter'in tabutunu taşırkenki yüz ifadesiyle Reto Ziegler'e ait. Hani daha bu sezon başı apar topar kiralık gelen, kulüpteki geleceği dahi meçhul ve böylesine bir süreçte camiaya ne kadar bağlanabileceği tartışılabilecek olan Ziegler. O'nda bile böyle bir etkisi varsa, varın siz bir Fenerbahçeli'yi düşünün.
28 Eylül 2011 Çarşamba
27 Ağustos 2011 Cumartesi
Biz Hayatta En Çok FENERBAHÇE'yi Sevdik....
Kendimi bildim bileli Fenerbahçeli'yim.Hem de öyle şampiyonluğa tav olanlardan değil,7 sene şampiyonluk görmemişlerdenim.13 yaşında 2.şampiyonluğu görmüşken yaşıtım gs'liler 6 şampiyonluk görmüştü.Yani derdi kupa,başarı olanlardan değilim.Sülalemin çoğu,hatta açık söyleyeyim ben ve babam hariç neredeyse tamamı gs'liyken,o kahır yıllarında "inadına" sevdim Fenerbahçe'yi,her başarısızlığında mazoşistçe bağlandım.ve tabi manyakça!hayatımda futbol konusunda en çok yine benim gibi Fenerbahçelilerle tartıştım(Alex'in aq :D),ömrüm saçmasapan totemlerle geçti,gün geldi ailemi bile alet ettim(ama tuttu,Sevilla maçı :D)kimi zaman hayatımı Fenerbahçe'ye endekslediğim bile oldu.Sırf ben stada gidince kazanamıyor diye İzmir'e geldiğinde gitmedim maçına.Mantıksızca di mi?Ulan iyi de aşkta mantık mı aranır?Sevdim işte.Lakin şimdi linç edilmiş sevdiğim,"ilk taşı atanın günahsız olması" umursanmadan taş yağmuruna tutulmuş,yatıyor öyle yerde,kanlar içinde.Benimse gücüm yetmiyor hiçbirşey yapmaya,öyle elim kolum bağlı izliyorum.Diyorum ki,tamam ulan,öldürün onu,men edin,düşürün,hatta toptan kapatın.Lakin unutmayın,o ölse de bitmez bende sevgisi.Çünkü BEN HAYATTA EN ÇOK FENERBAHÇE'Yİ SEVDİM!
Not: Uzunca zamandır yazamıyordum lakin böyle de dönmek istemezdim bu bloga.
11 Nisan 2011 Pazartesi
Gökhan Gönül 15 Milyon € Eder mi?
Öncelikle belirteyim ki yanlış anlama olmasın: Şu an bana göre gerek Fenerbahçe'nin gerek Türkiye Ligi'nin en kaliteli topçularından biridir Gökhan Gönül, ayrıyeten formu ve istikrarı en üst düzeyde olanı.Milliyet'in haberine göre Gökhan Gönül sezon sonunda transfer olmak için yönetimden izin istemiş, yönetim ise "15 Milyon € getir, istediğin yere git" demiş. Her ne kadar haberde yer alan diyaloglar biraz hayaliymiş gibi dursa da insan düşünmeden edemiyor, cidden 15 Milyon €'ya alan olur mu Gökhan'ı? Bunu düşünmemin sebepleri var tabi:
- Öncelikle en büyük sebep Gökhan Gönül'ün yaşı. Bize halen daha genç gibi gözüküyor lakin adam 26 yaşına gelmiş. Bugünkü koşullarda ise Avrupa'nın kalburüstü takımlarının 16-23 yaş arası futbolculara rağbet ettiği de ayrı bir gerçek. Yine de yaşlı sayılmaz fakat Avrupa'nın büyük takımları 26 yaşında ve formunun zirvesinde bir futbolcuya 15 milyon € vermek yerine 20 yaşında ve potansiyeli yüksek bir genci çok daha ucuza alabilir. 4 yıl sonra biri 30'una gelirken diğeri henüz 24'ünde Dünya çapında bir topçu olabilir. Bu konuda birçok örnek var: En güzel örnekler ise Sir Alex'in elinde yetişen C. Ronaldo ve Rooney'dir. Öte yandan Arşavin gibi çok genç olmamasına rağmen alınan futbolcular da var. Lakin bu daha ekstrem bir durum. Fakat şu da bir gerçek ki, Arşavin'in parladığı Euro 2008'de Gökhan Gönül de oynayabilmiş olsaydı belki bugün çoktan gitmiş olurdu Avrupa'ya.
- 2. Sebep, Türk futbolcularının Avrupa'daki imajı. İmaj derken kastettiğim daha ziyade Hakan Şükür'ün sürekli artan memleket hasreti, Rüştü'nün hocasıyla ters düşüp geri dönmesi, Tuncay'ın kariyer basamaklarını çıkmak için gidip tam tersine inmeye başlaması gibi şeylerdir. Gerçi Gökhan Gönül'ün oyun içi olduğu kadar saha dışındaki karakteri, disiplini ve çalışkanlığı da gözönüne alındığında bu tip olumsuz örnekler gibi değil de Tugay gibi, (ağır sakatlıklar geçirmese asla dönmeyecek olan) Nihat gibi başarılı kariyer örnekleri de geliyor insanın aklına ister istemez. Fakat yabancı klüpler bunu bir risk olarak görür mü, hele hele 15 Milyon € gibi azımsanmayacak bir parayı hayatında yurtdışında oynamamış bir futbolcuya verirler mi? İşte orası muamma.
- Bir başka sebep te bizim kendi futbolcularımızın değerini abartı şekilde şişirme hastalığımız. Mehmet Topuz 9 Milyon €, Volkan 10 Milyon €, Arda 12 Milyon €, Gökhan 15 Milyon €. E peki arkadaşım, demezler mi adama "ulan sizin topçularınız bu kadar kaliteliyse Avrupa kupalarında niye yoksunuz?" diye. Elbette bu topçuların hepsi de kaliteli, hepsi de (tamam M. Topuz hariç :D) Avrupa'nın çoğu takımında rahatlıkla oynarlar. Fakat gerek yabancı sınırlaması, gerek demin de belirttiğim oyuncularımızı abartma hastalığımız yüzünden gerçek dışı rakamlar da ortaya çıkabiliyor. Özellikle yurtiçi transferlerde.
Gökhan 15 Milyon € eder mi bilmem fakat Avrupa'ya gitmesini, gidip te başarılı olmasını isterim. Çünkü bunu hakeden, buna layık olan az sayıdaki yerli futbolcudan biri. Ve bir de gittiği takdirde yerini doldurabilecek bir Okan Alkan'ın da olması, O'nun da gelişmesinin gerekliliğini dikkate alarak yazıyorum bunları. Ha bu arada, Arda'nın 12 Milyon € ettiği yerde Gökhan da bi 15 Milyon € eder hani! En azından Fenerbahçe yönetimi böyle düşünmüş olmalı :D
21 Mart 2011 Pazartesi
İnanmak....
Gökhan Gönül daha top ayağına gelmeden takım arkadaşlarına eliyle "geçin içeri!" diye işaret ettiği anda inanmıştım o pozisyonun golle sonuçlanacağına. Tıpkı gol gelince o cehennem gibi geçen geceyi cennete çeviren futbolcuların sezon sonu şampiyonluğu da getireceklerine inandığım gibi.Gökhan Gönül de pozisyon öncesi birşeylere inanmış galiba: "İkinci golün pozisyonunda 4-5 kişi ilerdeydik. Takım arkadaşlarımı ilerde görünce çok mutlu oldum. Herkese 'İçeri geçin' dedim."
Maçla ilgili çok şey vardı aslında bahsedecek. Takım 2. yarıdaki seri galibiyetlerinin aksine sahada etkisiz kalıyor, o galibiyetlerin temel unsuru olan ilk yarım saatlik şok presi yapmak bir yana, doğru düzgün pas alışverişi bile gerçekleşmiyordu ilk yarı boyunca. Bunun yanında Kazım'ın golünden sonra işler iyice çıkmaza girdi, zira pozisyon bulmayı geçtim rakibe 2. gol için pozisyon vermeye başlamıştık. Takım son 2 ayki takım değildi, resmen geçen sezonun 2. yarısındaki Daum'un 1-0'a oynayan takımı vardı sahada. Ama o zamanki kadar bile etkili olamıyorduk bir türlü.
Etraftan gelen homurdanmalar artıyordu gittikçe. "Dia veya Stoch'tan biri neden oynatılmıyor", "Cristian ne işe yarıyor", "Özer hangi akla hizmetle oynatılır" ve daha nicesi.... Yani anlayacağınız ortam tam bir cehennem havasındaydı 75. dakika öncesinde biz Fenerbahçeliler için. (inkar edenin alnını karışlarım! :)) Daha önce 2 GS maçında daha yaşamıştım bu hissiyatı: 2004-2005'teki ve 2007-2008'deki Ali Sami Yen deplasmanları. Her 2'sinde de etkisiz, pasif, doğru düzgün kontratak bile yapamayarak 1-0 kaybetmiştik. Haliyle bu 2 maç geldi aklıma. Bir yandan ümitsizliğe düşüp bir yandan da "bizim takım bi yolunu bulur, atar o ilk golü, gerisi de gelir" diyordum. Evet, inancım sürüyordu, zira (şimdilerde şampiyonluğu çok hakettiklerini iddia eden) Trabzon'u daha ilk yarım saatte haşat eden de, Beşiktaş'ı kendi sahasında yıllardan sonra 4'leyen de bu takımdı. Ama süre de gittikçe azalıyordu. (Bu arada TT Arena'yı yapanların ellerine sağlık, gerçekten de rakibe baskı sağlama adına sağlam bir atmosfer olması sağlanmış.)
Neyse ki ilk gol geldi. Bu golden sonra ciddi anlamda yukarıda bahsettiğim endişelerin hiçbiri kalmadı bünyede. Fakat vakit te gittikçe daralıyordu. Tam o anda Gökhan Gönül'e gelen top, onun arkadaşlarına yaptığı "geçin içeri!" hareketi, açtığı orta, Alex'in kafa vuruşu, Zapata'nın çaresiz uzanışı, topun filelere değmesi.... Aslında bunlar arka arkaya olduğunda sadece gol ve galibiyet değil, şampiyonluk da geliyordu. Zira bu kadar kötü oyundan ve çaresizlikten sonra bir takımın halen daha toparlanıp, ayağa kalkıp kendine gelmesi ancak ve ancak şampiyonluk alameti olabilirdi. Beni sorarsanız sezon başından beridir inanıyorum bu takımın bu sezon şampiyon olacağına, ama şimdi görüyorum ki futbolcularımız da en az bizim kadar inanıyorlar şampiyonluğa. Evet, daha 8 maç var ve illa ki birinden birinde puan kaybı olacak. Puanlar kaybedilirken belki kötü de oynayacak takım. Ama şu da bir gerçek ki, her maç iyi oynayacaklar diye birşey yok, fakat her maç böyle inanarak oynadıkları sürece bilekleri bükülmez bu futbolcuların, sezon sonu da şampiyon oluruz.
Kapanışı Aykut Kocaman'ın devre arası konuşmasından alıntılarla yapalım, zira manası çok derin :)
"Beyler ilk yarı bitti.... Tamam, hiç iyi oynamadık.. F.Bahçe gibi oynamadık aslında.. Ama 45 dakika bitti, geri gelmeyecek.. Herkes önce bir sakin olsun.. Soluklanıp derin bir nefes alsın.. Devre bitti, yeni bir 45 dakika başlıyor.. Bizi biz yapan, ligde 9'da 9 yapmamızı sağlayan değerleri hatırlayın, onları ortaya koymamız gerekiyor....Elinizde herşeyi düzeltmek için 45 dakika daha var.. Bu, uzun bir zaman....Sakın panik yapmayın.... Sakin olun, bakın maçı nasıl kazanacağız...."
11 Mart 2011 Cuma
Son 10 maçın 9'u....

Bir tarafta son 10 lig maçının 9'unu kazanan Fenerbahçe, diğer tarafta ise son 10 maçının 9'unu kazanamayan, hatta son galibiyetini 10 hafta önce almış olan Konyaspor pazar günü Kadıköy'de karşı karşıya gelecekler. Kim ne derse desin kağıt üzerinde Fenerbahçe favori gözüküyor, lakin defanstaki eksiklikler de soru işareti. Hem bu açıdan, hem de Fenerbahçe'nin evsahibi olması ve Konyaspor'un başında Yılmaz Vural'ın olması faktörlerinden ötürü "üst" biteceği neredeyse kesin bir maç olacak gibi. Tabi top yuvarlaktır, önemli olan da galibiyet! :)
23 Şubat 2011 Çarşamba
Derbi'nin Ardından
Bu maçı kesinlikle 30'ar dakikalık 3 periyoda ayırmak gerekir:0 - 30. dakika: Aykut Hoca, 2. yarının başından beri uyguladığı "maçın başında şok pres" taktiğini deplasman derbisidir falandır demeden uyguladı. Sırf bu cesaretinden ötürü bile takdir edilmelidir. Bu ilk periyodda o kadar bariz pozisyonlar kaçtı ki, insanın aklına ister istemez ligin ilk yarısındaki FB - BJK maçı geldi. Eğer golden sonra o pozisyonlardan çok değil 1 tanesi bile gol olsaydı çok farklı bir maç izlemiş olabilirdik. Pozisyonlardan gol çıkmaması ise yorulmaya başlayan oyuncuları daha da zorlamamak adına Aykut Kocaman'ı 2. periyodu başlatmaya itti:
30 - 60. dakika: İlk yarım saat müthiş tempolu ve saldırgan oynayan Fenerbahçe'de 2. gol gelmedikçe oyuncular daha da saldırmaya, bu arada da yorulmaya başladılar. Bu noktadan sonra Aykut Hoca, ilk yarı bitimine kadar hem skoru korumak hem de oyuncuların aktif dinlenmelerini sağlayabilmek amacıyla geri çekti takımı, ki biz buna "İnönü Taktiği" diyoruz. Aslında olması gereken de buydu. Zira Quaresma, Simao, Guti, Almeida gibi boş alanı seven oyunculara karşı defansif oynadıkça rakip atak yapsa bile pek bir sonuç alamayacaktı. Quaresma'nın bencilliklerinin de katkısıyla böyle de oluyordu aslında. Taa ki, Ekrem Dağ'ın golüne kadar. Ekrem hangi mevkide görev verilirse verilsin işini yapmaya çalışmasından ötürü sevdiğim topçulardandır. Lakin o golü ömrü boyunca bir daha atabilir mi, işte orası muamma. (Bu arada hakem biraz cesur olsaydı Ekrem daha maçın başında 2. sarıdan atılmış olacaktı, bu da unutulmamalı.)
Her neyse, işte o gol tüm hesapları altüst etti Fenerbahçe adına. Mecburen 2. yarıda tekrar atak yapmaya başlayıp saldırgan olacaktı futbolcular. Fakat buna fırsat bile kalmadan 2. golü geldi Beşiktaş'ın. Biraz şans, ama çokça markaj hatasından gelen gol ibreyi iyice Beşiktaş'a çevirmişti. Fenerbahçe de gol için yüklendikçe arkada boşluklar bırakıyordu ve tam da o sırada Almeida'nın kaçırdığı (daha doğrusu Volkan'ın kurtardığı) gol, 3. periyodu başlatıyordu:
60 - 90. dakika: Unutulmaması gereken şudur ki, Fenerbahçe o andan sonra iyice yüklenmeye başladı ve Beşiktaş ta psikolojik anlamda bocaladı, yani penaltı olmasaydı bile Fenerbahçe 2. golü atacaktı bir şekilde, penaltı ve kırmızı kart ise hem 2. golün gelmesini hızlandırdı hem de devamında oyunun mutlak kontrolünü Fenerbahçe'ye verdi.
Gol ve kırmızı kart ile birlikte Beşiktaş'ın dizilişi de, kurgusu da, hatta kimyası da bozuldu. Bu da en çok ortasahadan Necip'in çıkıp defansa Aurelio'nun girmesiyle etrafı bomboş kalan Alex'e yaradı. Bu ligde kaç sezondur takımlar Alex'e yakın adam markajı uyguluyorlar. Peki niye? Cevap basit: 10 dakikada 3 gol yememek için. 60'lardan kalan bir taktik olabilir lakin birinin bu tip Türkiye gerçeklerini Schuster'e anlatması lazım. Veya en azından yedeğe stoper almayı unutmaması gerektiğini.
Kısaca Fenerbahçe takımına değinecek olursak:
Volkan: Sana çok şey söylenir aslında ama Adnan Oktar'ın bir vecizesi çok uygun olur: "Sen dev bir kedisin!"
Gökhan: Oynama be abi, valla billa bak, sakatsan oynama. Kötü oynadığından değil, kendine zarar vereceğinden korkuyorum, defalarca iyileşmeden sahaya çıkıp daha beter olan Rıdvan'a benzemenden korkuyorum. (Allah korusun tabi ki) İnşallah sezon sonunda iddia edilen klüplerden birine gidersin, zira senin hakkın bizim buralardan çok daha fazlası ediyor.
Lugano: Aslında Lugano-Ferrari düellosunun başlama sebebi Lugano değil, Ferrari'ydi. Zira Kiev maçının acı tecrübelerinden ötürü duran toplarda özel vazifeli olarak Lugano'ya yapışması emri verilmiş gibiydi. Lakin Lugano'yu durdurmanın 2 yolu vardı, ya kızdırıp attıracaksınız ya da kızıp ağız burun dalıp siz atılacaksınız. Ferrari 2. yolu seçti. Lugano'ya gelince, tek kelimeyle vazgeçilmez.
Yobo: Güven vermeye devam ediyor, bonservisinin alınması gerekliliği konusunda pek birşey söylemeye gerek yok, parası neyse verin!
Santos: Bu adamın böyle oynadığını gördükçe bizi o kadar maç Caner Erkin'e muhtaç etmesinden ötürü kızıyorum aslında kendisine. "Brezilya Milli Takımı'nın solbeki"nin oynaması gerektiği gibi oynadı.
Defans için özel not: 2'si kaptan olmak üzere 5'i de kendi milli takımlarında banko oynayan oyunculardan kurulu ve şu formlarıyla kesinlikle Avrupa'nın en iyi defans hatlarından biri.
Selçuk: Geçen sezonun 2. yarısıyla birlikte bi hal olmuştu bu adama, halen daha devam etmekte. Arada eski hatalarından ufak örnekler sunsa da artık takımın kalitesine çıkabiliyor. Mevkisinde Baroni olduğu sürece kesinlikle 11'de oynatılmalı.
Emre: Derbide çok da iyi değildi aslında ama 2 hareket ile maça nasıl tesir edilebileceğini de gösterdi, 1.de kalenin kör noktasını gördü lakin Rüştü topa yetişti, 2.de ise Alex'in keline deyim yerindeyse nişan aldı ve harika bir asist yaparak maçın kopmasını sağladı.
Mehmet Topuz: Gerek sakat Gökhan'dan fazla destek alamamasından, gerek her 2 takımın da diğer kanadı daha çok kullanmalarından ötürü son maçlardaki etkinliği yoktu. Yine de özellikle bu maçta gol atmak istiyordu, bu sefer de olmadı seneye inşallah.
Dia: Maçın kahramanlarından. Lakin biri bu elemana şut çalıştırsın. Küçükken mahalle maçlarında bazı çocuklar vardı, yetenekli, pire gibi, çalım üstüne çalım depar üstüne depar atan çocuklar. Lakin kalenin önüne geldiler mi bir türlü atamazlardı o golü. Dia da o çocuklara benziyor şu haliyle. (o değil de, bir Stoch vardı, ne oldu ona?)
Alex: Evet, kırmızı kart sonrası Schuster'in hatalı oyuncu değişikliğinden de ötürü meydan Alex'e kaldı ve o da rakibe acımadan bu fırsatı değerlendirdi. Lakin Gençlerbirliği ve Galatasaray deplasmanlarında da aynı etkili oyunu görebilecek miyiz kendisinden, işte orası muamma.
Niang: Gücü, kuvveti, hızı, oyun zekası halen daha üst düzeyde. Bir de şu golleri kaçırmasa....
Yedekler: Baroni vasat, Bekir'in sağ bek oynatılmasına bir son verilmeli, Özer de şu halı saha vari çalım merakını azaltarak bitirmeli.
Aykut Kocaman: Beşiktaş'ın 2. golünden 60. dakikaya kadar geçen kısa süre haricinde oyunu istediği gibi yönlendirmeyi başardı. Penaltı ve kırmızı kart ise sadece 2. golün gelişini erkene aldı. Belki 4 olmazdı lakin 2. gol mutlaka gelecekti. Çünkü Aykut Kocaman böyle istedi.... 10 puan!
Takım 3 maçlık zor seriyi kayıpsız atlattı, şimdi ise önlerinde "nispeten" daha kolay bir 3 maçlık seri var: Her ne kadar toparlanmış olsa da Kasımpaşa'yı kendi sahamızda yenebiliriz, Gençlerbirliği maçından korkarım zira son yıllarda Ankara deplasmanları kayıpla bitti, Konya ise artık Ziya Doğan'ın takımı değil ve karşılıklı bol gollü bir Fenerbahçe galibiyeti gelebilir. Bu 3 maçın da kayıpsız aşılması GS'yi yenmekten daha önemli. Çünkü bu sırada Trabzon da tehlikeli maçlar oynayacak.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
