27 Mayıs 2010 Perşembe

Dünya Kupaları No: 2 - İtalya 1934

İlkinin beğenilmesinden sonra çekilen bu devam filminde, başrolleri Vittorio Pozzo, Giuseppe Meazza, Angelo Schiavio ve tabi ki "Il Duce" ile onun propagandaları paylaşmıştır. 4 yıl önce Avrupalı ülkelerin turnuvayı boykot etmesini unutmayan son şampiyon Uruguay bu turnuvayı aynı şekilde boykot ederek bu alanda bir ilk ve de tek olmuştur. Arjantin ve Brezilya ise daha ufak bir tepki ile B takımını sahaya sürmüşlerdir lakin, her 2 takımın da daha ilk turda elenmesi yüzünden bu tepki Uruguay'ın boykotuna göre daha bir maliyetli olmuştur.(o kadar yol parası falan :)) İlk kez bu turnuvada ön eleme oynanmıştır ve yine ilk kez grup maçları yapılmaksızın 16 takım arasında tek maçlı eleme usulü uygulanmıştır. Bunun yanında, Dünya Kupaları tarihinde ilk kez bir Afrika ülkesi (Mısır) bu turnuvada boy göstermiştir.

İlk Tur Maçları:

İspanya: 3
Brezilya: 1

Macaristan: 4
Mısır: 2

Hollanda: 2
İsviçre: 3

İtalya: 7
ABD: 1

Çekoslovakya: 2
ABD: 1

İsveç: 3
Arjantin: 2

Almanya: 5
Belçika: 2

Avusturya: 3
Fransa: 2 (berabere biten ve uzatmalara giden ilk maç olup 5 golün 3'ü uzatmalarda gelmiştir.)

Çeyrek Final:

Avusturya: 2
Macaristan :1

Çekoslovakya: 3
İsviçre: 2

Almanya: 2
İsveç: 1

İtalya: 1
İspanya: 1 (uzatmalarda da sonuç değişmeyince maç tekrar edildi ve Meazza'nın golüyle İtalya 1-0 kazanarak yarı finale yükseldi.)

Yarı Final Maçları:

Almanya: 1
Çekoslovakya: 3

Avusturya: 0
İtalya: 1

Üçüncülük Maçı:

Almanya: 3
Avusturya: 2

Final Maçı:

İtalya: 2
Çekoslovakya: 1 (1-1 biten maçı İtalya 95. dakikada Schiavio'nun golüyle 2-1 kazandı. Uzatmaya giden ilk final maçıdır.)

5 gol atan Çekoslovakyalı Oldrich Nejedly gol kralı oldu. Final maçını merak eden arkadaşlar aşağıdaki videodan faydalanabilir:

video

26 Mayıs 2010 Çarşamba

Dünya Kupaları No: 1 - Uruguay 1930

4 yılda bir gelen şenliğin başlamasına sayılı günler kala, ben de geçmişten günümüze Dünya Kupaları'ndan bahsetmeye çalışacağım elimden geldiğince. Tabi ilk adımı da Uruguay - 1930 Dünya Kupası ile atmak gerekir.

Aslında ilk Dünya Kupası fikri, FIFA'nın kurulduğu yıllarda Jules Rimet tarafından ortaya atılmıştı bile. Lakin araya giren savaş yılları ve Avrupa'nın yeniden şekillenmesinden ötürü ilk turnuva ancak 1930 yılında gerçekleştirildi. Ufak bir Latin Amerika ülkesi olan Uruguay'a evsahipliği verilmesinin 2 sebebi vardı: O dönemde futboldaki başarıları ve daha önemlisi Jules Rimet'in bu turnuvanın bir "Dünya Kupası" olduğunu bütün Avrupalılar'a göstermek istemesiydi. Tabi birçok şımarık Avrupa ülkesi bu turnuvayı boykot ederken, akıllılık edip te tarihin ilk Dünya Kupası'nı kaçırmak istemeyen 4 ülke (Fransa, Belçika, Yugoslavya, Romanya) yaklaşık 1 aylık gemi yolculuğu sırasında antrenman yapmak zorunda kalmıştır. "E iyi de, hani Asya, Afrika, Okyanusya bu ne biçim Dünya Kupası" diyecek şaşkın arkadaşlar varsa onlara bir yuh eşliğinde o 3 kıtanın insanlarının henüz bağımsızlık bile kazanamadıklarını, kazananların da çoğunun futbol topunu o devirde bomba sandığını, futbolu bilen azınlığında yol uzaklığından dolayı zaten katılamayacağını şimdiden hatırlatırım.

13 takımın 1'i dörtlü 3'ü üçlü olmak üzere 4 grupta mücadele ettiği ilk turda grup birincileri yarı final oynamaya hak kazandı. Üçüncülük maçı ise Yugo'ların "ben oynamıyorum" demesiyle iptal edildi ve işin ilginci ilk dünya üçüncülüğü halen daha "futboldan çakmadıklarını" düşündüğümüz A. B. D.'ye gitti.

A GRUBU; Arjantin, Şili, Fransa, Meksika
B GRUBU; Yugoslavya, Brezilya, Bolivya
C GRUBU; Uruguay, Romanya, Peru
D GRUBU; ABD, Paraguay, Belçika

şeklinde sıralandı grup maçları sonunda. Yarı final maçlarında Uruguay, Yugoslavya'yı; Arjantin de ABD'yi 6-1'lik skorlarla yenerek finale çıkmışlardı. Final maçı ise Uruguay'lı Andrade ile Arjantin'li Stabile'nin kapışması olarak görülmüş o zamanlarda. Bilmeyenler için, Andrade Uruguay'ın o dönemdeki orta saha yıldızı, Stabile ise Arjantin'in gol silahı ve aynı zamanda bu kupanın da ilk gol kralıdır.

Final maçında Arjantin 1-0 geriden 2-1 üstünlüğe henüz ilk yarıda geçmesine rağmen ikinci yarıda 3 gol yiyerek maçı 4-2 kaybetmişti. Goller: Dorado, Cea, Iriarte, Castro(Uruguay); Peucelle, Stabile(Arjantin)

Atılan ilk gol, seyirci sayısı, kurtarılan ilk penaltı gibi 4 yılda 1 her yerde yazılan şeylerden ziyade Stabile'nin 8 golle gol kralı olduğunu ve dönemin futbol anlayışında 5 maçta 8 gol atmanın (hatta kendileri Fransa maçında gol atamamıştı, 4 maç yani) çok da önemsenecek bir mevzu olmadığını bilelim yeter. Ha, bir de meraklıları şu video ile birazcık fikir sahibi olabilirler ve "nereden nereye" diyebilirler:


video

İade-i İtibar

Daum'un lig maçlarında yenilmeme olayını seriye bağlamasıyla birlikte düşünmeye başladım: "Acaba en son ne zaman lig sonuna doğru bu kadar uzun süre mağlubiyet görmedik?" diye. Şu saatte üşenmedim, tek tek çıkarttım hepsini. Efsane şampiyonluk sezonu olan 88-89'da üstüste kaybedilmeyen 26 (+1 hükmen galibiyet=27) maçtan sonra ligin sonuna kadar en uzun süre maç kaybetmeyen teknik direktör 2001-2002 performansı ile Werner Lorant olmuştur. Kendileri, ligin 20. haftasında oynanan ve 3-2 kaybedilen Ankaragücü maçından sonra tamı tamına 14 maç üstüste kaybetmeyerek son 21 yıldaki en iyi sezon sonu performansını göstermiştir.

Tabi o 14 maç içinde 12 galibiyetin dışında kalan Malatyaspor ve Gençlerbirliği beraberlikleri şampiyonluğun kaçmasına neden olmuştur. Bunun haricinde Fenerbahçe ile çıktığı 17 lig maçında 13 galibiyet 2 beraberlik 2 mağlubiyet alarak şampiyon olamamasına rağmen bir sonraki sezona kendisi ile başlanmıştır. Bu noktayı belirtirken de yaklaşık 2 haftadır "Aziz Yıldırım şampiyon olamayan hoca ile yeni sezonda devam etmez" diyerek araştırmadan kafa ütüleyen sayın Mehmet Demirkol'a da selamlarımı iletiyorum.

Lorant deyince nedense biz Fenerbahçeliler'in suratı limon yemiş gibi buruşuyor. İyi de kardeşim, o zamanki takım çok mu iyidi? İleri uçta aynı mevkide oynayacak rahat 5 adam sayarken, takımın doğru düzgün ne bir defans oyuncusu vardı, ne de defans kurgusu. Şampiyonlar Ligi'nde sıfır çekmemizin sebebi de hücumun yetersizliği değil, defansımızın kötü olmasıydı. Tabi bu sorunu çok iyi (!) gören Aziz Başkan da, hali hazırda Revivo, Rapajc, Ceyhun, Yusuf gibi oyuncuların olduğu takıma bir de bir ton para ödeyerek Ortega'yı da eklemişti. Takımın defans yükü yaşlanmış Ogün'e, o aralar sürekli kart gören Fatih'e, eski günlerini mumla aratan Mustafa Doğan'a ve tabi henüz Daum ile tanışıp mutasyon geçirmemiş Ümit Özat'a kalınca haliyle takım çöktü. Arada Johnson birşeyler yapmaya uğraşıyordu, lakin tek başına da bir yere kadar. Lorant'ı kovdular, sonrasında Oğuz'u da. O takıma isterse Mourinho'yu getirselerdi, o bile toparlayamazdı!

Buradan, en azından kendi adıma Werner Lorant'ı zamanında takımın şampiyonluktan olmasından ve genel anlamda kötü gidişinden dolayı sorumlu tuttuğum için özür diliyorum.

Güiza Sorunu

“Güiza’nın topuğundaki sakatlığı ciddi ve hemen ameliyat masasına yatması gerekir. Cerrahi müdahelenin daha fazla gecikmesi halinde futbolcumuz önümüzdeki sezon da zor anlar yaşayabilir.”

Bu sözlerin sahibi ben değilim, İspanya Milli Takımı teknik direktörü Vicente Del Bosque. Kendisi ayrıca "iyi ve sağlıklı bir Güiza’nın, hem Fenerbahçe, hem de milli takımda faydalı olacağını" belirtti.

Güiza dediğiniz adam sezonun neredeyse tamamını topuğundaki sorunla oynadı. Buna rağmen ligde 11, toplamda 18 gol attı. Tamam, belki bu paraya gelen bir santrfor için yetersiz rakamlar bunlar, lakin kendisi aynı zamanda Fenerbahçe'nin de en golcü ismi konumunda. Demek ki esas sorun Güiza'da değil, takımın hücum organizasyonunda. Çoğu maçın "alt" bittiği ligimizin gol kralının da 21 gol atabildiğini unutmamak lazım. (ki Kayserispor'un hücumda neredeyse tamamen Makukula'ya endeksli olmasına rağmen)

Adam son maçta gol attığı halde en çok eleştirilen kişi oldu. Kim bilir, belki Burak Yılmaz'ın tuhaf vuruşunu Volkan seyretmese, veya top kaleyi tutmasa "şampiyonluğu getiren kahraman", "ikinci Deivid vak'ası" olabilirdi belki. Açıkçası Türkiye'de Güiza ile ilgili yapılan yorumların %90'ının tamamen mantık dışı, önyargılı, deli saçması olarak kabul etmek lazım.

Hatırlar mısınız bilmem, başta kendi taraftarı olmak üzere büyük çoğunluk tarafından beğenilmeyen bir ön liberoyu Valencia adlı İspanya'nın en önemli klüplerinden biri 5 milyon € bonservis ücreti vererek kadrosuna kattı geçenlerde. İşte İspanya, işte Türkiye. 2 ülke arasındaki futbol mentalitesi farkını bulana Güiza posteri hediye!

Sorun Güiza'da mı diyorsun hala? Tamam canım, tamam. Zaten Del Bosque adam değil, Valencia da takım değil....

19 Mayıs 2010 Çarşamba

Return to 2006....

Saat sabahın 5'ine geliyor, uykum yok, zaten normalde de uyumazdım bu saatte. Yarın tatil, okul da yok, yapacak hiçbir iş yok. İşim olsa da yapacağımı, yapmaya uğraşacağımı sanmıyorum. 2 gündür kafam ağrıyor, ama öyle böyle değil! Açıklama yapıldığından beridir yarınki basın toplantısını bekliyorum, açıklamadan önce de klübün resmi sitesini arkadaşım f5 tuşunun yardımıyla bol bol yeniledim. Düşünüyorum, en son ne zaman bunları hissettiğimi. Mayıs 2006'da tabi ki. ÖSS'ye girecektim güya. 2 hafta boyunca dersi, dershaneyi, deneme sınavlarını bırakıp FB TV'nin başında geçirmiştim zamanımı. Şampiyonluk gitmiş, Nobre gitmiş, Aurelio'nun da gideceği söyleniyor, başkan istifa etmiş, tam bir kaos ortamıydı! Ve bu ortamda tek bir açıklama yapılmaması beni deli ediyordu. Biliyorum, şu an çok saçma geliyor bana da, lakin ancak Tümer'in transfer haberiyle toparlamıştım kendimi. Bu açıdan gerekli basın toplantısını bu kadar erken yapan yönetime teşekkür ediyorum.

Düşündüm de, sanki son 4 yılda olan hiçbirşey olmamış! Zico hiç gelmemiş; Lugano, Deivid, "Batman" Kezman, Edu, Carlos, Kazım, Gökhan Gönül, Maldonado, Emre, Güiza, Santos bunların hiçbirisi çubuklu formayı giymemiş, Şampiyonlar Ligi'nde çeyrek final oynanmamış, 100. yılda şampiyon olunmamış, Aragones kabusu hiç yaşanmamış; Tuncay, Appiah, Anelka, Aurelio, Ümit Özat, Rüştü, Mehmet Yozgatlı sanki halen takımdaymış, hatta ben bile üniversiteyi hiç kazanmamışım da halen daha lise sondaymışım gibi, yani kısacası sanki şu anki tarih 19/05/2006'ymış gibi. Bunda başka bir anlam arayanın içi fesattır, onu da belirteyim.

İnsanın hasar veren bir olayı aynı derecede, hatta daha beter yaşaması buymuş belki de. Arada geçen herşey bomboş, yazılmamış defter sayfası oluveriyor birden. 4 sene boyunca yaşadıklarım, tanıştığım insanlar, sevinçlerim, üzüntülerim.... Eğer o kadar şeyden sonra aynı noktaya dönüyorsam bütün bunların ne anlamı kalıyor? Kafam zaten ağrıdan patlıyor, bir de bu mevzularla kafa patlatmak istemiyorum, lakin yazmazsam da çatlardım.

4 sene öncesini düşünüyorum da, 90 gol atıp 81 puan toplayan, 20 hafta nağmalup gidip, 13 maç üstüste kazanan bir takım vardı. Ben yine öyle bir takım istiyorum, 1-0'a yatmayıp, mücadele eden.

4 sene öncesini düşünüyorum da, en çok o sezon en fazla emek veren Appiah'a üzülmüştüm, hatta kendimden fazla. Şimdi de 1,5 aydır 2008'deki gibi sakat sakat oynayan Gökhan Gönül'e üzülüyorum, yine kendimden fazla.

4 sene öncesini düşünüyorum da, ben de dahil çoğu taraftar istifasının ardından Aziz Yıldırım'ı neden geri çağırmıştı acaba?

1 - Alternatifsizlik: Fenerbahçe taraftarı her zaman eli maşalı, gücü kudreti bol olan, bir konuştu mu 1 aylık gündem yaratacak başkan ister. Kutlualp ve Saran gibi genç ve taze afaroz edilmiş isimler bu kalıba uygun değildi.

2 - "Fenerbahçe Düşmanları": Evet, şimdi daha iyi anlıyorum bunu! Nedense bu terim genellikle Fenerbahçe başkanlarının koltuklarının sallantıda olduğu zamanlarda duyuluyor klüpte. Tıpkı bugünlerde olduğu gibi. Bir laf daha vardır, o geldi aklıma: "Fenerbahçe'nin asıl düşmanları içeridedir." Bu klübün başına ne geldiyse gerek yönetim, gerek muhalefet içerideki zihniyetten geldi. Kimse adresi dışarıda aramasın, dışarıdakiler en fazla dalga geçer, ki aynı şey onlara olsa biz de aynısını yaparız. Dürüst olun azcık.

3 - Yüzüncü Yıl: Kaçan şampiyonluktan sonra daha da önem kazanmıştı, veyahut bize öyle yutturuldu. Lakin bu yüzüncü yıl mevzusu bile toparlanmamız için başlıca etkendi. Fakat bir türlü transfer yapılamayınca bu kez de transfer açıklaması için bekledim aylarca FB TV başında. Böylesine önemli bir sezonda klübün başında Aziz Yıldırım olmalıydı tabi, veya biz öyle sandık.

4 - Dünya Yıldızları: Van Hooijdonk, Ortega, Anelka, Appiah gibi futbolcuları getiren Aziz Yıldırım'ın ileride daha iyilerini de getireceğinden kimsenin şüphesi yoktu.

Peki, şimdi bu 4 nedeni alıp bir de bugün için bakalım:

- Aziz Yıldırım'ın halen daha net bir alternatifi yok. Belki fazla gözönünde olan Ali Koç olabilir. Açıkçası geçen yıl Şadan Kalkavan aday olduğunda sinir krizi geçirecektim neredeyse, o derece alternatifsiz!

- Halen daha düşmanı var bu takımın, yahu sen hiç hatayı kendinde aramaz mısın? derler adama....

- Malesef, artık önümüzde tüm camiayı birleştirip gaza getirecek bir 100. yıl daha yok!

- 2006'dan sonra Carlos (ve bence Lugano) dışında yıldız gelmedi. Bunda Kutlualp'in eksikliğinin de payı büyük. Bu açıdan da Aziz Yıldırım sınıfta kaldı.

Klüp için yarın belki de bir yol ayrımı başlayacak, ya Mayıs 2006'da kalındığı yerden devam edilecek, ya da yeni bir tarihe başlanacak.

Birşeylerin artık değişmesini istiyorum. Ne olduğu önemli değil. İsterse yönetim de kalsın, Daum da. Ama o zaman da kadroyu değiştirsinler baştan aşağı.

Eğer yönetim değişecekse, tamamen farklı düşünen ve farklı uygulayan kişilerin gelmesi gerekir.

Eğer Daum gidecekse, yerine tamamen farklı anlayışta bir hoca gelsin. Mesela Zico tekrar gelsin, tabi 2 sene sonra yerine Aragones'in tekrar gelmemesi şartıyla! :)

Eğer kadro değişecekse, baştan aşağı değişmeli. İsmi ilk yazılan adam (Alex) ilk başta gönderilmeli. Yeniden, farklı bir kadro kurulmalı. Öyle bir değişsin ki takım, görünce hepimizin feleği şaşsın! Ne bileyim, 3'lü savunma falan oynasın.

Birşeyler olsun artık yarından itibaren, yoksa 2006'daki gibi Tümer transferi bekleyeceğiz. Tümer de gelmez bir daha, Kewell gelir belki ha?

Umut fakirin ekmeği işte.

Ben şahsen bir daha tv veya bilgisayar başında transfer haberi beklemek istemiyorum. Aynı kadroyla sırf hoca değişerek yapılacak bir operasyon da istemiyorum. Ama bunu yapmayacaklarını da iyi biliyorum artık.

Biz de mecbur yine yıldız transferi bekleyeceğiz, Krasiç geliyor diyorlar, doğru mu?

18 Mayıs 2010 Salı

Bu Birşey Değil, Daha Kötüsü de Var!

"Daha kötü ne olabilir" dediğinizi duyar gibiyim. Hakikaten de ilk bakışta daha kötüsü olamazdı. Denizli maçını bile geçti bence.

Her ne kadar önceki yazılarımda kehanetlerimin kenarına köşesine şampiyon olamayacağımızı da hissettiğimi iliştirsem de açık açık buradan yazmaya elim varmadı, lakin yakın arkadaşlarımla paylaştığımda Galatasaraylısı, Beşiktaşlısı da dahil olmak üzere hemen hemen hepsi benim bir akıl hastası, hatta sosyolojik bir vak'a olduğumu iddia ettiler. "Fener bu maçı kesin alır, saçmalama oğlum" dediler. "İnşallah dediğim çıkmaz da şampiyon oluruz, ama...." dedim hep içimden. "Ama"sı vardı tabi:

1 - Öncelikle sorunun köküne inmemiz lazım: 14 Mayıs 2006 Denizlispor Fenerbahçe Maçı! Pazar akşamı olan herşeyin temelinde bu maç yatıyordu, koyun şimdi cebinize, kalan her maddede lazım olacak çünkü, devam ediyoruz.

2 - Maç öncesine bakalım. Yönetiminden futbolcusuna, taraftarından teknik heyetine herkes inanmıştı şampiyonluğa, "rahat alırız","en az 3 atarız" gibilerinden laflar edenler de vardı muhabirlere. Tabi ki takıma inanmak, güvenmek güzel birşey. Kaldı ki aylardır değil yenilmek, gol bile yemiyordu bu takım. Yalnız geçmiş dönemlerdeki şampiyonluklara ve onları ilan ettiğimiz maçların öncesine bakarsak işin rengi değişiyor:

=> 2003/04 : Denizlispor maçı, çoğu kimse o hafta şampiyon olacağımızı öngörmüyordu. Bunun sebebi Denizli'den ziyade Galatasaray'ın Trabzon'a yenileceği iddiasıydı. GS 4 atınca biz de şampiyon oluverdik!

=> 2004/05: GS maçı, her ne kadar beraberlik de bize yeterli olsa da çoğumuz biraz derbiden biraz da 1,5 hafta önce kaybedilmiş kupa finalinden ötürü gergindik. 1-0 kazanıp şampiyon olduk.

=> 2006/07: Ligin bitimine daha 2 maç kala, yenik durumdayken, "yoksa gidiyor mu" derken, birden berabere kalıp, aynı anda GS'nin de gol yemesiyle gelen 70 puanlı şampiyonluk. 74 puanla 2. olduğumuzu unutmayın.

Şimdi bir de 2005/06'ya gidelim: Takım sezon boyu süperdi, haftalarca namağlup devam etti, bu sezonki mağlubiyetlerin ancak yarısı alındı, 13 maç üstüste kazandı, 90 gol ve 81 puan vardı. Son maçtan önce taraftarlarla yapılan röportajları, FB TV'nin yayınlarını, herkesin son maç hakkındaki yorumunu net hatırlıyorum. Tıpkı bu maçtan önce olduğu gibi "dağıtırız onları yaa" havaları esmekteydi. Trabzon maçından önce bunları tekrar görmem, korkumu biraz daha arttırdı: YOKSA YİNE Mİ?!

3 - Maç esnası: Tam da istediğim gibi, tribünler ve takım zıpkın gibi başladılar maça. Sanki ciddi anlamda 12. bir adam vardı sahada, taraftar o derece etkiliydi. Ne zaman ki golü yedik, ondan sonra bir panik havası başladı stadda. Özellikle ikinci yarının ortalarından itibaren ölüm sessizliğine büründü stad. Hem de takımın en çok desteğe ihtiyacı olduğu anlarda. Dakikalar geçtikçe taraftarın aklına Denizli maçı geliyor, "yoksa yine mi?" diye düşünürken sessizliğe gömülüyor, taraftar sessiz kaldıkça aynı şeyler futbolcuların da aklına geliyor, bu sefer onlar da bocalamaya başlıyor, şut atacaklarına sürekli ceza sahası içinde paslaşmaya çalışıyorlardı, onlar bocaladıkça tribün iyice panik havasına giriyordu. Yani tam bir kısırdöngü! Düşünsenize, son çare olarak stad hoparlörlerinden ceza yeme pahasına 100. yıl marşı çalınıyordu. Neyse ki, Cristian'ın 2. şutundan sonra biraz kendine gelmeye başladı takım ve taraftar. Lakin maç boyunca artarak kendini hissettiren bir Denizli sendromu vardı. Bunu ekran başında ben bile yaşadım, stadda yaşanılması da çok doğaldır. Lakin en azından tribün liderlerinin olaya el koyması lazımdı.

4 - Maç sonu: Sanırım en kötü olanı buydu. Özellikle stadda bulunan taraftarların kolay kolay unutabileceklerini sanmıyorum. Benim elimin altında internet varken, maç bitmeden gelen anons üzerine anında doğru skora ulaşmama rağmen ben bile heyecanlandım. Stadda olsam sahaya da atlardım yani, zaten en çok oradaki taraftarlara ve Gökhan Gönül'e üzüldüm (neyse o başka konu) Ortada zamanla onarılsa da unutulmamış olan bir Denizli maçı varken zaten büyük bir üzüntü olacaktı, bu anons işi resmen 4'e katladı.

"Eee, halen daha söylemedin daha kötüsünü?" diyorsanız eğer, iyi okuyun bundan sonrasını: Daha kötüsü, seneye de, hatta sonraki seneler de şampiyonluğu kaptırmak değil, daha kötüsü seneye de son maça gelindiğinde aynı korkuları, belki de daha fazla yaşamaktır. YANİ DAHA KÖTÜSÜ DENİZLİ SENDROMUNUN KRONİKLEŞMESİDİR! Abarttığımı düşünenler olabilir, onlara tavsiyem, Trabzon maçının ikinci yarısındaki takımın ve taraftarın olağandışı panik hallerine baksınlar. Takım basireti bağlanmış gibi, olmadık goller kaçırdıkça tribünlerde de ölüm sessizliği havası vardı.

Tabi her hastalığın bir ilacı vardır. Bunun da ilacı, kişisel inatlaşmalarla değil akılcı hamlelerle doğru transferler yapan bir yönetim, başarılı ve takıma yakışan hücum futbolunu oynatacak bir hoca, önüne geleni evire çevire yenebilecek güce sahip (illa yenmesi gerekmez, karakterli oynasınlar yeter) bir kadrodur. Sorunun kronikleşmemesi için acilen bu ilaçların kullanılması gerekir.

2006'da "Fenerbahçe düşmanları" diyordunuz, "100. yılımızda destek olun" diyordunuz, herşeyi sineye çektik, destek de olduk şampiyon da olduk. Lakin unutmayın, seneye 100. yıl falan yok, artık yaşı geçmiş yıldız eskileriyle, çakma sambacılarla da gözümüz boyanmıyor. Bu yüzden acilen bu ilaçların alınması gerekiyor, yoksa....

17 Mayıs 2010 Pazartesi

Alex'e Açık Mektup!

Sevgili Alex,

Nasılsın, iyi misin? Beni sorarsan fena değilim, en azından Denizli maçından ötürü alışkanlık oldu. Hem zaten neleri görmüştük biz, 7 sene gelmeyen şampiyonlukla büyüdük, 2. şampiyonluğu anca 13 yaşında gördük, bunu mu atlatamayacağız?!

Her neyse, sana iki çift sözüm olacak:

Oynadığın klüpte hem kaptan, hem de 10 numaraysan,

Heykelinin dikilmesini istenecek kadar çok seviliyorsan,

6 yıldır dilini bilmediğin bir yerde bol para kazanıp krallar gibi de yaşıyorsan,

Her sene milyon eurolar harcanan bir takım tamamen senin üzerine kuruluyorsa,

Kültüründe, geleneğinde, genlerinde HÜCUM olan bir klüp senin yüzünden yıllardır tek santrfor oynatılıyorsa,

Yabancı transferlerinde eski arkadaşlarının alınmasına öncelik tanınıyorsa,

Ligin en önemli maçında GOL ATACAKSIN!

Takım arkadaşların panik halinde ceza yayında pas yaparken bir KAPTAN gibi hem onları hem de tribünleri sakinleştireceksin. Forvetler gol atamıyorsa sen atacaksın.

ATAMIYORSAN DA GİDECEKSİN!

Lütfen git Alex.

Git ki seni en azından güzel anılarla hatırlayalım.

Git kendinden daha çok bezdirmeden....

11 Mayıs 2010 Salı

"ŞAMPİ...."

Şu "ŞAMPİ...." lafını manşetlerde görmeyi öyle özlemişim ki, dile kolay 3 sene oldu!

Açıkçası takımın tekrar toparlanacağına inanan (inanmak zorunda kalan) azınlıktan olmama rağmen ben bile böylesine bir seriyi beklemiyordum: 9 maç, 8 galibiyet, 1 beraberlik, 25 puan, kayıp puan 2, yenen gol SIFIR!

Beşiktaş maçından sonra 2 maçta puan kaybı bekliyordum, 1 maçta kayıp olursa veyahut kayıpsız bitirirsek ligi, şampiyon da oluruz diyordum daha lider olmadan. Maşşallah, daha kayıp olmadı. Ayrıca, son maçta olası bir kazada bile Beşiktaş'ın Bursaspor'dan puan alabilme ihtimaliyle şampiyonluk ihtimalimiz devam edecek.

Şimdi maçı tribünden izleyecek arkadaşlara Gaziantep maçından önce seslendiğim gibi sesleniyorum buradan: Lütfen rakibi, hakemi ve diğer dış unsurları boş verin ve olağanca gücünüzle, olağanca gayretinizle takımı destekleyin. Hepimiz gördük ki, bu takım Kadıköy'de destek bulup gaza geldi mi rakibi adeta o sahaya gömer! Şimdi hepinizden bir Fenerbahçeli olarak isteğim, pazar akşamı takımla birlikte yeni bir destan yazarak, rakibi başkaları gibi çirkeflikle değil futbolla, tezahüratlarla o sahaya gömerek, kupayı kaldırıp Türkiye'yi sarı-laciverte boyamanızdır!

Unutmayın: Selçuk'uyla, Bekir'iyle, Güiza'sıyla bu çocuklar "ligden koptular" denilen zamandan buralara geldiler. Yıllar sonra "ŞAMPİ...." yazdırdılar. Şimdi sıra bizde, "YON" demeye hazır mısınız?!
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...