BEŞİKTAŞ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
BEŞİKTAŞ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Şubat 2011 Çarşamba

Derbi'nin Ardından

Bu maçı kesinlikle 30'ar dakikalık 3 periyoda ayırmak gerekir:

0 - 30. dakika: Aykut Hoca, 2. yarının başından beri uyguladığı "maçın başında şok pres" taktiğini deplasman derbisidir falandır demeden uyguladı. Sırf bu cesaretinden ötürü bile takdir edilmelidir. Bu ilk periyodda o kadar bariz pozisyonlar kaçtı ki, insanın aklına ister istemez ligin ilk yarısındaki FB - BJK maçı geldi. Eğer golden sonra o pozisyonlardan çok değil 1 tanesi bile gol olsaydı çok farklı bir maç izlemiş olabilirdik. Pozisyonlardan gol çıkmaması ise yorulmaya başlayan oyuncuları daha da zorlamamak adına Aykut Kocaman'ı 2. periyodu başlatmaya itti:

30 - 60. dakika: İlk yarım saat müthiş tempolu ve saldırgan oynayan Fenerbahçe'de 2. gol gelmedikçe oyuncular daha da saldırmaya, bu arada da yorulmaya başladılar. Bu noktadan sonra Aykut Hoca, ilk yarı bitimine kadar hem skoru korumak hem de oyuncuların aktif dinlenmelerini sağlayabilmek amacıyla geri çekti takımı, ki biz buna "İnönü Taktiği" diyoruz. Aslında olması gereken de buydu. Zira Quaresma, Simao, Guti, Almeida gibi boş alanı seven oyunculara karşı defansif oynadıkça rakip atak yapsa bile pek bir sonuç alamayacaktı. Quaresma'nın bencilliklerinin de katkısıyla böyle de oluyordu aslında. Taa ki, Ekrem Dağ'ın golüne kadar. Ekrem hangi mevkide görev verilirse verilsin işini yapmaya çalışmasından ötürü sevdiğim topçulardandır. Lakin o golü ömrü boyunca bir daha atabilir mi, işte orası muamma. (Bu arada hakem biraz cesur olsaydı Ekrem daha maçın başında 2. sarıdan atılmış olacaktı, bu da unutulmamalı.)

Her neyse, işte o gol tüm hesapları altüst etti Fenerbahçe adına. Mecburen 2. yarıda tekrar atak yapmaya başlayıp saldırgan olacaktı futbolcular. Fakat buna fırsat bile kalmadan 2. golü geldi Beşiktaş'ın. Biraz şans, ama çokça markaj hatasından gelen gol ibreyi iyice Beşiktaş'a çevirmişti. Fenerbahçe de gol için yüklendikçe arkada boşluklar bırakıyordu ve tam da o sırada Almeida'nın kaçırdığı (daha doğrusu Volkan'ın kurtardığı) gol, 3. periyodu başlatıyordu:

60 - 90. dakika: Unutulmaması gereken şudur ki, Fenerbahçe o andan sonra iyice yüklenmeye başladı ve Beşiktaş ta psikolojik anlamda bocaladı, yani penaltı olmasaydı bile Fenerbahçe 2. golü atacaktı bir şekilde, penaltı ve kırmızı kart ise hem 2. golün gelmesini hızlandırdı hem de devamında oyunun mutlak kontrolünü Fenerbahçe'ye verdi.

Gol ve kırmızı kart ile birlikte Beşiktaş'ın dizilişi de, kurgusu da, hatta kimyası da bozuldu. Bu da en çok ortasahadan Necip'in çıkıp defansa Aurelio'nun girmesiyle etrafı bomboş kalan Alex'e yaradı. Bu ligde kaç sezondur takımlar Alex'e yakın adam markajı uyguluyorlar. Peki niye? Cevap basit: 10 dakikada 3 gol yememek için. 60'lardan kalan bir taktik olabilir lakin birinin bu tip Türkiye gerçeklerini Schuster'e anlatması lazım. Veya en azından yedeğe stoper almayı unutmaması gerektiğini.

Kısaca Fenerbahçe takımına değinecek olursak:

Volkan: Sana çok şey söylenir aslında ama Adnan Oktar'ın bir vecizesi çok uygun olur: "Sen dev bir kedisin!"

Gökhan: Oynama be abi, valla billa bak, sakatsan oynama. Kötü oynadığından değil, kendine zarar vereceğinden korkuyorum, defalarca iyileşmeden sahaya çıkıp daha beter olan Rıdvan'a benzemenden korkuyorum. (Allah korusun tabi ki) İnşallah sezon sonunda iddia edilen klüplerden birine gidersin, zira senin hakkın bizim buralardan çok daha fazlası ediyor.

Lugano: Aslında Lugano-Ferrari düellosunun başlama sebebi Lugano değil, Ferrari'ydi. Zira Kiev maçının acı tecrübelerinden ötürü duran toplarda özel vazifeli olarak Lugano'ya yapışması emri verilmiş gibiydi. Lakin Lugano'yu durdurmanın 2 yolu vardı, ya kızdırıp attıracaksınız ya da kızıp ağız burun dalıp siz atılacaksınız. Ferrari 2. yolu seçti. Lugano'ya gelince, tek kelimeyle vazgeçilmez.

Yobo: Güven vermeye devam ediyor, bonservisinin alınması gerekliliği konusunda pek birşey söylemeye gerek yok, parası neyse verin!

Santos: Bu adamın böyle oynadığını gördükçe bizi o kadar maç Caner Erkin'e muhtaç etmesinden ötürü kızıyorum aslında kendisine. "Brezilya Milli Takımı'nın solbeki"nin oynaması gerektiği gibi oynadı.

Defans için özel not: 2'si kaptan olmak üzere 5'i de kendi milli takımlarında banko oynayan oyunculardan kurulu ve şu formlarıyla kesinlikle Avrupa'nın en iyi defans hatlarından biri.

Selçuk: Geçen sezonun 2. yarısıyla birlikte bi hal olmuştu bu adama, halen daha devam etmekte. Arada eski hatalarından ufak örnekler sunsa da artık takımın kalitesine çıkabiliyor. Mevkisinde Baroni olduğu sürece kesinlikle 11'de oynatılmalı.

Emre: Derbide çok da iyi değildi aslında ama 2 hareket ile maça nasıl tesir edilebileceğini de gösterdi, 1.de kalenin kör noktasını gördü lakin Rüştü topa yetişti, 2.de ise Alex'in keline deyim yerindeyse nişan aldı ve harika bir asist yaparak maçın kopmasını sağladı.

Mehmet Topuz: Gerek sakat Gökhan'dan fazla destek alamamasından, gerek her 2 takımın da diğer kanadı daha çok kullanmalarından ötürü son maçlardaki etkinliği yoktu. Yine de özellikle bu maçta gol atmak istiyordu, bu sefer de olmadı seneye inşallah.

Dia: Maçın kahramanlarından. Lakin biri bu elemana şut çalıştırsın. Küçükken mahalle maçlarında bazı çocuklar vardı, yetenekli, pire gibi, çalım üstüne çalım depar üstüne depar atan çocuklar. Lakin kalenin önüne geldiler mi bir türlü atamazlardı o golü. Dia da o çocuklara benziyor şu haliyle. (o değil de, bir Stoch vardı, ne oldu ona?)

Alex: Evet, kırmızı kart sonrası Schuster'in hatalı oyuncu değişikliğinden de ötürü meydan Alex'e kaldı ve o da rakibe acımadan bu fırsatı değerlendirdi. Lakin Gençlerbirliği ve Galatasaray deplasmanlarında da aynı etkili oyunu görebilecek miyiz kendisinden, işte orası muamma.

Niang: Gücü, kuvveti, hızı, oyun zekası halen daha üst düzeyde. Bir de şu golleri kaçırmasa....

Yedekler: Baroni vasat, Bekir'in sağ bek oynatılmasına bir son verilmeli, Özer de şu halı saha vari çalım merakını azaltarak bitirmeli.

Aykut Kocaman: Beşiktaş'ın 2. golünden 60. dakikaya kadar geçen kısa süre haricinde oyunu istediği gibi yönlendirmeyi başardı. Penaltı ve kırmızı kart ise sadece 2. golün gelişini erkene aldı. Belki 4 olmazdı lakin 2. gol mutlaka gelecekti. Çünkü Aykut Kocaman böyle istedi.... 10 puan!

Takım 3 maçlık zor seriyi kayıpsız atlattı, şimdi ise önlerinde "nispeten" daha kolay bir 3 maçlık seri var: Her ne kadar toparlanmış olsa da Kasımpaşa'yı kendi sahamızda yenebiliriz, Gençlerbirliği maçından korkarım zira son yıllarda Ankara deplasmanları kayıpla bitti, Konya ise artık Ziya Doğan'ın takımı değil ve karşılıklı bol gollü bir Fenerbahçe galibiyeti gelebilir. Bu 3 maçın da kayıpsız aşılması GS'yi yenmekten daha önemli. Çünkü bu sırada Trabzon da tehlikeli maçlar oynayacak.

20 Şubat 2011 Pazar

Hatırla....İnönü Taktiği'ni!

14 Nisan 2002, lider Galatasaray'ın takipçisi olan 2 takım İnönü Stadı'nda karşılaşıyor. Öyle bir maç ki, kaybeden değil şampiyonluğa, Şampiyonlar Ligi biletine dahi veda edecek. Bu riski çok iyi gören Lorant, takımı olabildiğince kapalı oynatıp, ani ataklarla gol bulmaya çalışıyor. Başarılı da oluyor, zira maçı 0-2 kazanan Fenerbahçe'nin 2 golü de ani ve hızlı gelişen 2 atakla Serhat'ın ayağından geliyor. Fenerbahçe Şampiyonlar Ligi elemelerini garantileyip şampiyonluk şansını da ileriki haftalara taşırken derbiden önce kupayı da Kocaelispor'a kaptıran Beşiktaş lige havlu atıyordu.

25 Nisan 2004, bazı açılardan tam da bugünkü derbiyi andıran bir maç oynanmıştı bu tarihte. Zira, bir tarafta sezona güçlü kadrosu ve büyük umutlarıyla iyi bir şekilde başlayan fakat ilerleyen haftalarda ardı ardına puanlar kaybeden Beşiktaş, diğer tarafta ise yeni bir kadro ve yeni bir hoca ile soru işaretleriyle dolu bir sezona kötü bir şekilde başlayan fakat ilerleyen haftalarda arka arkaya galibiyetlerle yarışta öne geçen Fenerbahçe vardı. Hatta aslında hatırlayanlar iyi bilir, Fenerbahçe bu maçtan önceki 2 maçta sadece 1 puan alabilmişti ve Beşiktaş'ın ümitlerini arttırmıştı. Tabi puan sıralamasında 2 takımın arasında bir Trabzonspor gerçeği vardı ve Fenerbahçe'nin sadece 2 puan arkasındaydı. Yani Fenerbahçe'nin olası bir mağlubiyeti halinde şampiyonluğun kaçması neredeyse kesindi. Bu riski çok iyi gören Daum, takımı olabildiğince kapalı oynatıp, ani ataklarla gol bulmaya çalıştı. Ve tıpkı Lorant gibi, o da başarılı oldu. Van Hooijdonk ve Nobre'yi resmen BJK savunmasının önüne yem gibi bırakıp özellikle Pierre'i orta sahaya kadar çeken Daum; sağdan Serhat, soldan Tuncay gibi 2 süratli oyuncusu (yani bu maç için esas silahları) ile ani ve gerçekten hızlı gelişen ataklarla Beşiktaş'ın işini bitiriyordu. Maçtan sonra ise BJK'da yönetim olağanüstü kongreye giderken Fenerbahçe de 3. yıldıza doğru koşuyordu.

18 Eylül 2005, aslında Fenerbahçe'nin kapalı oynayarak skorun üstüne yatmasını gerektirecek bir durum yoktu maçtan önce. Zira hafta içi Milan'a deplasmanda iyi direnmesine rağmen son dakikalarda yenilen ve ligde de form tutmaya başlayan bir Fenerbahçe vardı, diğer tarafta ise henüz sezon başı olmasına rağmen bekleneni veremeyen bir Beşiktaş. Yine de "bay dahi" Daum, (özellikle 2. yarı boyunca) takımı olabildiğince kapalı oynatıp, ani ataklarla gol bulmaya çalıştı. Ve 2 gol de ani-bireysel ataklarla geldi. İlk golde Anelka'nın müthiş deparı öldürücü vuruşuyla son bulurken 2. golde ise 90+1'de müthiş bir gol atmış olan BJK'li futbolcuların golün sevinciyle Tuncay'ın ne kadar çılgın bir adam olduğu unutmaları sonucunda 90+3'te gitti denilen maç geri geliyordu. Bu maçta da defansta iyi kapanıp bireysel ani hücumlarla gol bulmayı deneyen Fenerbahçe, yine başarılı oldu.

5 Mayıs 2007, Fenerbahçe daha 1 hafta önce kupada kavgalı ve bol hakem tartışmalı maçta kendi sahasında Beşiktaş'a elenmiş, üstüne üstlük hemen sonrasında yine kendi sahasında 2-0 öne geçtiği maçta Denizli ile 2-2 berabere kalmıştı. Tüm bunların üzerine bu maçı da kaybederse şampiyonluğu da Beşiktaş'a kaptıracaktı. Bütün bu riskleri çok iyi gören Zico, takımı olabildiğince kapalı oynatıp, ani ataklarla gol bulmaya çalıştı. Ve tam da istediğine daha maçın başında ulaştı. Tuncay'ın "hayatının pası"nı attığı Kezman, istediği zaman nasıl son vuruş yapacağının adeta dersini vererek Runje'nin üzerinden aşırtma bir vuruşla maçın tek golünü attı. Bu golden sonra, özellikle 2. yarıda maç Fenerbahçe'nin yarısahasını geçtim resmen ceza sahasında geçti bazı bazı. Lakin gerek o dönemki Beşiktaş'ın gol bulma sorunu, gerek Fenerbahçe'nin çok iyi kapanması bir kez daha aynı taktikle galibiyeti getirdi Fenerbahçe'ye, sonrasında da şampiyonluğu tabi.

29 Mart 2008, belki de bütün bu galibiyetlerin tek istisnasıydı bu maç. Tarihi boyunca en büyük Avrupa başarısını yaşamakta olan, hatta maçtan birkaç gün sonra Kadıköy'de Chelsea'yi yenecek olan yani "istim üstünde" giden Fenerbahçe, o sezon lig maçlarına aynı önemi verememesine rağmen bu maçta da tıpkı Avrupa'daki oyununu oynayınca galibiyet kaçınılmaz oldu. Galibiyetin bir diğer sebebi de, Fenerbahçe ne kadar iyi olursa olsun, Ertuğrul Sağlam yönetimindeki Beşiktaş'ın da önemli ölçüde taktik yanlışlar yaptığıydı. Yine de maça dönüp baktığımızda özellikle 0-1'den sonra etkili BJK ataklarını görüyoruz ve Fenerbahçe'nin 2. golünün de bir "İnönü klasiği" olarak ani atak ile geldiğini hatırlayabiliyoruz. Unutmadan, BJK defansı Alex'in 2 golünde de resmen uyuyakalmıştı.

3 Mayıs 2009, bu kez çok farklı bir senaryo: Bir tarafta olaylı GS derbisi ile sadece şampiyonluk umutlarını değil, önemli oyuncularını ve daha önemlisi de moralini kaybeden son 2 maçında da yenilen ve bütün sezonu hayal kırıklığı olarak geçiren yani kaybedecek birşeyi kalmamış bir Fenerbahçe varken diğer tarafta ise 6 yıl sonra şampiyonluğa ilk kez bu kadar yaklaşan ve kazanması halinde lider olacak olan bir Beşiktaş vardı. Bunların yanında, Fenerbahçe'nin savunmasında da problem büyüktü: Edu sakat, Lugano ve Önder ise cezalı oldukları için meydan Yasin ile Can'a kalıyordu, lakin görev yaptığı kısa sürede Can Arat'ın potansiyelini(!) çok iyi anladığını düşündüğüm Aragones, tüm riskleri göze alıp 1,74'lük Gökhan Gönül'ü stopere, Yasin'in yanına çekiyordu. Bu 2 ismin olası hatalarını minimuma indirmek için ise seleflerinden gelen mirası, İnönü Taktiği'ni uygulayarak takımı olabildiğince kapalı oynatıp, ani ataklarla gol bulmaya çalıştı. Ve başarılı da oldu. Zira ilk gol, artık Fenerbahçe'nin İnönü klasiği haline gelmiş "ani gelişen" gollerdendi, bir yandan Semih'e pas atıp bir yandan da hızlı koşuya geçen Güiza, topun ceza yayında boşta kalması üzerine 2 yıl önceki Kezman'ın golüne benzer (hatta daha da zor) bir gol atarak takımını 0-1 öne geçirirken 1 sezondur kendisiyle dalga geçen tüm futbolseverlerin de ağzını açıkta bırakıyordu. 2. gol ise 2. yarıda rakip sahada ender bulunduğumuz anlardan birinde gelmişti. Yediğimiz golde ise Aragones'in kapalı defans oynatmasındaki amaç belli oluyordu, zira Yasin ile Gökhan önlerindeki alan boşaldığı anda doğal olarak etkisiz hale gelmişlerdi ve Holosko'nun golü gelmişti.

Yukarıdaki maçlar, Fenerbahçe'nin son 10 sezondaki İnönü galibiyetleridir. Ve 1'i hariç tamamı takımı olabildiğince kapalı oynatıp, ani ataklarla gol bulma taktiğiyle kazanılmıştır. Bu maçta da bu taktiğin uygulanması şarttır, zira gerek Beşiktaş'ın galibiyet için deli gibi saldırıp arkasında boş alan bırakma ihtimali (ve potansiyeli) gerek Fenerbahçe'nin elindeki kontratağa uygun yapıdaki oyuncular (Niang, Dia, Mehmet Topuz, Gökhan Gönül) oyunun bu şekilde gelişmesi gerektiğini ve Aykut Kocaman'ın büyük bir sürpriz yapmaması halinde de böyle gelişeceğini göstermektedir.

Normal şartlarda maçın favorisi formda ve rakibine oranla daha sorunsuz olmasından dolayı Fenerbahçe'dir. Lakin Beşiktaş'ın elinde ne zaman ne yapacağı belli olmayan, 1 arapasla herşeyi değiştirebilecek bir Guti, uzaktan 1 şutla bütün hesapları şaşırtabilecek bir Quaresma varken net favoriyiz demek o kadar da kolay değil. Bu oyunculara gerekirse özel tedbirler almak gerekir, umarım alınmıştır da. Ayrıca sadece yukarıdaki maçlarda değil, BJK'nın kazandığı maçlar da dahil olmak üzere "İnönü'de ilk golü atan kazanır" diye bir kural var gibi. Ve sanırım yine o kural işleyeceğe benziyor. Fakat tersinden bakarsak, kuralı bozup geriden gelerek kazanabilecek takım da Fenerbahçe olabilirmiş gibi görünüyor, zira BJK ilk yarıda 1 gol yerse toparlanması daha zor olur.

Son olarak, kavga ve gürültüsüz, hakem tartışmalarının ve kırmızı kartların olmadığı bir maç olsun, dostluk kazansın. :)

22 Ekim 2010 Cuma

Tehlikenin Farkında Mıyız?

Madem ki iğneyi birilerine batıracağım, önce çuvaldızdan başlamak gerek: Türk Futbolu'nun lokomotif klüplerinden biri, teknik direktör sorununu 1, transfer sorununu ise ligin bitiminden itibaren 3,5 ayda anca çözebiliyorken, geçen sezonu geçtim 2 yıldır öncelikli transfer gereken mevkilere ( stoper ve santrfor) 2 adet transferi çok ama çok geç zamanda yapabiliyorken (hatta stoper geldiğinde çoktan Avrupa'ya veda edilmişti), daha lig başlamadan yeni teknik direktörün istifa etmesi istenirken, bol eksikli kadroyla Avrupa'da dengi olmayan takımlara elenirken;

Son şampiyon ve bu sezonun namağlup lideri olan bir takım, tarihinde ilk kez Şampiyonlar Ligi'ne kalma gibi bir başarı ve fırsat elde etmişken, Rubin Kazan, Cluj, Twente gibi güzel oyunlarıyla tecrübesizliklerini örtme yoluna gideceğine 0-0'a razı bir anlayış içerisine girerken, 3 maçta 0 puan 0 gol ve 0 pozisyona erişebilmişken;

Lokomotif klüplerden bir diğeri, 1 yıl önce transfer, teknik direktör seçimi ve daha birçok açıdan yaptığı ne kadar doğru varsa hepsini altüst etmişken, sorunlarını ruhsuz ve hoca düşmanı futbolcularında veyahut beceriksiz yönetiminde arayacağına Şampiyonlar Ligi apoletli teknik direktöründe ararken ve tabi Avrupa'da asla dengi olmayacak bir takıma elenirken;

Lokomotiflerden Avrupa yollarında devam edeni ise sezon başında gelen 2 yıldız futbolcusu olmadığı anda resmen orta sınıf bir süper lig takımını andırırken;

Milli Takım ise resmen "kendi klüplerinde kadroya giremeyen formsuz futbolcular karması"na dönmüşken, oyuncuların formları yerine yardımcı antrenörlerin keyiflerine göre oyuncu çağırılırken;

Hiç kimse Türk Futbolu'nun geleceğinden falan bahsetmesin. Ülke puanının canı sağolsun, zaten kaç yıldır doğru düzgün puan gelmiyordu, bu yıl gelmese bir sonraki yıl daha fazla gelir. Burada dikkat edilmesi gereken nokta Türk Futbolu'nun klüpleriyle, Milli Takımı'yla, futbolcularıyla, yöneticileriyle ve hatta teknik adamlarıyla (örn: Buca'ya silbaştan kadro kurdurup sonra istifa eden Bülent Uygun ve 40 yılın başı kovulmadan veya küme düşmeden ligi bitirmesine rağmen kamuoyunun gazına gelip güzelim takımı darma duman eden Yılmaz Vural) evet, nerde kalmıştık hah, Türk Futbolu'nun her parçasıyla birlikte gün geçtikçe 25-30 yıl öncesine, yani o 80'lerdeki karanlık döneme gittiğidir.

Yine de en azından teknik direktör bazında 3 tane istisnası var bu kötü gidişin: Yücel İldiz, Şenol Güneş ve Aykut Kocaman. 3'ü de önemli fikirlere sahip ve 3'üne de gerekli fırsat ve destek verildiğinde başarılı olmaları kuvvetle muhtemel. (Kaldı ki Şenol Güneş kendisini ispatlayalı 15 yıl oldu, bazıları karizma derdindeyken) Aslında Schuster'i de yazacaktım fakat Hakan Arıkan ısrarı beni bile hayatımdan bezdirdi. Beşiktaşlı arkadaşların halini düşünmek bile istemiyorum.

7 Aralık 2009 Pazartesi

15. Hafta: Zirve Karıştı!

Bilet fiyatlarının 1 TL olmasının da katkısıyla, büyük tribün desteği ile çıktı Kayserispor sahaya. Açıkçası maçın dengede geçeceğini ve 1-1 gibi bir skorun çıkacağını düşünmüştüm maçtan önce, fakat erken gelen gol işleri değiştirdi. Sonrasında ise Bursa'nın kaçırdığı net pozisyonlar da var. Sonuçta transferlerini yönetim kurulunun değil teknik direktörünün yaptığı, yıllardır süre gelen yapılanmanın meyvelerini toplayan bir takım olan Kayserispor averajla da olsa liderliğe yükseldi. tebrikler....

Ali Sami Yen'de ise son haftalarda 1-0'dan sonra zorlanan Galatasaray bu kez son saniyelerde gol yiyerek liderlikten oldu. maçtan sonra hakeme tepki büyüktü, zira Aziz Yıldırım'ın dünkü açıklamalarından sonra ortalğın karışacağı kesindi. Lakin, kimilerinin de dediği gibi tek sorun esasında Galatasaray'ın skoru arttıramaması. Zaten takım savunmasında zorlandıkları bir gerçek. O zaman tek çare kalıyor, Yediğinden fazlasını atmak. Gerek Fenerbahçe, gerek Galatasaray gittikçe klasikleşen hatalarını tekrarlıyorlar. O yüzden çok da birşey söylemeye gerek yok sanırım.

Maça forvetlerinden yoksun çıkan, sonradan oyuna giren genç Hasan Ali ile gol bulan Belediye'nin teknik direktörü Abdullah Avcı'yı da ayrıca kutlamak gerekir. yalnız takımı çok dengesiz gidiyor. esasında geçen 2 sezon da böyleydiler. ama bu sene bir maçta 6 gol yiyip, başka maçta çok daha iyi mücadele edebiliyorlar. cidden kapalı bir kutu gibi.

Peki şimdi ne olur? Bursa haftaya hükmen galip sayılacak, son hafta ise Beşiktaş maçı var. Hem bu devre hem de 34. haftada çok önemli 2 maç oynayacak 2 takım birbiriyle. Üst sıralar bir kez daha allak pullak olabilir. Beşiktaş ise haftaya Manisa'da. Manisa büyük takımlara kök söktürdü bu sezon. Ayrıca alt sıralardan kurtulmak için bu maçta da baskılı oynayacaklar. Biraz da CSKA maçının sonucuna göre sürpriz bir skor ile dönebilir Beşiktaş.

Galatasaray, deplasmanda Antalya ve sonrasında kendi sahasında Gençlerbirliği ile oynayacak. Beşiktaş'ınkine göre biraz daha kolay bir fikstür denilebilir. Ama her iki takım da iyi futbol oynuyor bu sene. Özellikle Antalya kendi sahasında çok daha etkili.

Fenerbahçe ilk 8 haftanın ekmeğini yedi şimdiye kadar. Galatasaray ve Beşiktaş'ın da puan kayıplarıyla ucuz atlattılar bu haftayı. Lakin benim tanıdığım Fenerbahçe, bir şekilde Ankaragücü maçını kazanıp, toparlanma sürecine girecek. Yalnız maçın seyircisiz olması en büyük handikap.

Trabzon haftaya Denizli ile oynayacağı maçı büyük ihtimalle kazanır. Son hafta Fenerbahçe'yi ağırlayacaklar. Ben bu maçı Fenerbahçe'nin kazanacağını düşünüyorum. Fenerbahçeli olmamla hiçbir alakası olmamakla birlikte Avni Aker'de son 6 sezonki 5-1'lik Fenerbahçe üstünlüğü bunu ispatlamakta.

Son olarak liderden bahsedelim. Haftaya Belediye, son hafta da Antalya ile oynayacaklar. Fikstürde Galatasaray'ı takip ediyorlar. Tıpkı Trabzon-Fenerbahçe-Sivas sırası gibi. Bu onlar için avantaj. Zira, 1 hafta önce Galatasaray karşısında tüm gücünü sarfeden rakipler, 1 hafta sonra Kayseri gibi güçlü ve baskılı oynayan bir takım karşısında zor duruma düşebilirler. Tabi, bu durum liderliklerine gölge düşürmez. Sonuçta bileklerinin hakkıyla 1. sıradalar.

Güzel futbol ile geçecek bir 16. hafta dileğiyle....

4 Aralık 2009 Cuma

Beşiktaş: 0 - Diyarbakırspor: 0

en son söyleneni başta belirteyim: beşiktaş bu beraberlikle çok büyük avantaj yitirdi. gerçi fenerbahçe (her ne kadar devre arasına kadar ki fikstürü zor olsa da) toparlanacakmış izlenimi veriyor, buna ek olarak galatasaray da, dünkü panathinaikos galibiyetiyle (daha ziyade ortaya koyduğu futbolla) tekrar çıkışa geçeceğinin sinyalini verdi. beşiktaş bu maçta kaybettiği 2 puanı ileride arayabilir.

diyarbakırspor ise, büyük takımlara karşı gösterdiği dirençli futbolu genele yayamamakta şimdiye kadar. açıkçası ankara ve denizli'den sonra ligden düşecek 3. takım olabilirler de. tabi sivas toparlanmayı başarabilirse. alt sıralar hakkında detaylı bir yazı yazmak lazım esasında, zira "tehlikeli" olarak görülen manisaspor bile bu haftaki hükmen galibiyetine kadar ligde 15. sıradaydı. kasımpaşa ise ihtiyacı olan puanları bir bir toplamakta. yani ligde bu sene alt sıra takımından ziyade "orta sıra takımı" bolluğu yaşanmakta.

beşiktaş'ta mustafa denizli neden tekrardan taktik değişikliğe gitti, çözemedim. belki bir nevi rotasyon desek, kendi sahasında oynamaktan dolayı. yine de bence değiştirmemeliydi taktiği. bunun yanında nihat'a yapılan protestolara da değinmek lazım. adam zaten sakatlıklardan ve yaşının ilerlemesinden ötürü geri dönüş yapmış, hazırlık kampına katılamamış. en azından ligin ikinci yarısına kadar pek birşey beklenmemesi gerektiği ortada. nihat hem beşiktaş'ın, hem de ülke futbolunun değeridir. sahip çıkmak gerekir.

benim merak ettiğim şey ise 2 sezondur galatasaray'ın puan kaybettiği hafta aynı skoru alan fenerbahçe beşiktaş maçından nasıl etkilenecek? belki ters teper de hırs yapar, kazanır. ama çok zor maç olacak, orası kesin.

her ne olursa olsun, ligin zirvesi bu sezon daha bir karışacakmış gibi.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...