17 Aralık 2010 Cuma

Alex Üzerine....

Bilen bilir, bilmeyenler için baştan söyleyeyim "Alex muhalifi olan Fenerbahçeli azınlık"tan biriyim. Uzaylı görmüş gibi okuduğunuzu görüyor gibiyim, önemli değil ben alıştım. Alışamadığım şey ise halen daha Alex'i eleştirmenin hele hele bir Fenerbahçeli olarak eleştirmenin çok büyük bir günahmış gibi görülmesi/gösterilmeye çalışılmasıdır.

Bir süredir sırf bu yüzden yazmak istemiyordum, çünkü biliyorum ki ne yazsam kendi "renkdaşlarım" tarafından hakarete varana dek eleştirilecektim. Biri de çıkıp demeyecekti ki "aga tamam adam muhalif ama dediklerini bir okuyalım, anlayalım hele" diye. Demediler de zaten. Halbuki benim Alex ile kişisel bir gıcıklığım yoktu ve eleştirdiğim en temel noktayı daha sezon başında Aykut Kocaman da ima etmişti: "Koskoca Fenerbahçe tek futbolcunun üstüne kurulmamalı."

Dediğim gibi, Alex'e gıcığım falan yoktu, hatta zamanında posterini odamın duvarına (PVH'nin aşağısına tabi :)) asmışlığım da vardır. 2005'teki şampiyonlukta en büyük pay onundu, 2006'da harikaydı, 2007'de sakat sakat gol kralı oldu, 2008'de CL asist kralı. Fakat herkes gibi o da yaşlandı, geçtiğimiz 2 sezon boyunca o eski Alex'in yerinde yeller esti. Ben de bunun üzerine son 1 yıldır Alex gitmeli, vadesi doldu diyorDUM! Taa ki Aykut Hocası tarafından yedek bırakılacağını anlayıp vitesi arttırana kadar. Tamam, arttırsın vitesini, tek laf edersem adam değilim lakin Alex'in durumu biraz daha farklı:

Kimse çocuk kandırmasın, Aykut Kocaman sezon başından beri yavaş yavaş Alex'i tasfiye planları yapıyordu. Bunu gören Alex ise en önemli kartını, performansını kullanarak cevap verdi. Çünkü biliyordu ki 3-4 maç üstüste ciddi, sıkı oynarsa hem kendisi ile camianın efsanesi Aykut arasında kararsız kalan taraftarı yanına çekecekti, hem gitmesini isteyenleri susturacaktı, hem Aykut'u kendisini oynatmaya mecbur bırakacaktı, hem de cillop gibi 2 yıllık yeni sözleşmeyi garantiye alacaktı. Ve tıpkı planladığı gibi, tümünü gerçekleştirdi.

Lakin sorun burada da değil. Sorun Alex'in o 3-4 maçlık performansından sonra yine son 2 sezondaki rölanti vitesine geri dönmesiydi. Ankaragücü maçından sonra Rıdvan Dilmen "Alex 3-4 maç iyi oynuyor, sonra 1 maç kötü oynayınca eleştiriliyor, anlamıyorum." demişti fakat esas anlaması gerekenin Alex'i eleştirenler değil de Alex'in kendisi olduğunu unutmuştu. Alex dediğiniz futbolcunun performansı hiçbir zaman inişli çıkışlı olmamıştır. Ya tüm sezonu domine eder(örn: ilk 2 sezon) ya da tüm sezon etkisiz bir oyun sergiler (örn: son 2 sezon) Alex'in derdi bambaşkaydı şu birkaç hafta boyunca.

Kaç sezondur hanginiz Alex'i şu 3000. gol muhabbeti dışında bu kadar hırslı gördünüz? Amenna, hırs güzel şeydir, ben de topçunun hırslısını, delisini severim. Lakin o birkaç hafta boyunca "klüp tarihine geçmeye kasıp" sonrasında tekrar 2 senedir olduğu gibi yatışa geçerse ben o topçuda artniyet ararım, kimse kusura bakmasın. Alex önce klüp tarihine geçmeye kastı birkaç hafta, tabi bu arada taraftarı arkasına da aldı. Sonra da kendi sitesinden "ben şunları yaptım, bunları başardım" gibisinden kendi kendini öven yazılar yayımladı. Esasında ise bunların tümünü Aykut Kocaman'a "beni yollamaya gücün yetmez" demek için yapmış gibi sanki. Bilmiyorum, belki de ben fazla artniyetliyim. Fakat Alex'e birkaç şey sormak istiyorum:

Sevgili Alex, iyi-hoş-güzel bir performans sergiledin birkaç hafta, peki 2008-2009'da takım her cephede madara olurken, geçen sezon son dakikada şampiyonluk kaçarken neredeydin söyler misin bana? Veyahut seni hep böyle süper oynarken görmek için illa Aykut gibi birkaç hafta yedek mi bırakmamız gerekiyor, Fenerbahçe Forması'nın kıymetini anlaman ve sahada elin belinde gezmemen için illa bu mu gerekiyor? Gerçi sen de haklısın, kaptansın. 10 numarasın. Taktik, sistem, transferler, hatta hoca seçimi bile sana göre yapılıyor burada, yakında stada adını da verecekler. Gitmeyi istememekte çok haklısın Alex.

Neyse çok uzatmadan bir anı ile bağlayayım konuyu. 90'ların ilk yarısında, henüz bendeniz küçük bir çocukken sırf babam (takımda gruplaşma yapıyor diyerek) gıcık kapıyor diye sevmez olmuştum Oğuz Çetin'i. Düşünsenize, tüm Fenerbahçeliler'in "İMPARATOR" dediği Oğuz! O zamandan beri kavgalıyımdır benim gibi Fenerbahçeli olanlarla zaten. :) Kaldı ki Oğuz Çetin'in şu anki icraatlarını gördükçe o yaşta babamın aklına uyarak kendisine gıcık kapmakla hayatımın en doğru kararını verdiğimi anlıyorum şimdi. Ve Alex, eskiden eleştirirdim lakin gıcık falan kapmazdım. Çünkü yaşlandığını, çaptan düştüğünü, bunun da herkesin başına gelebileceğini zannederdim. Halbuki adam isteyince, zoru görünce oynuyormuş! Aykut Hoca'sına gereken ayarı verince, kendini ve müstakbel sözleşmesini güvence altına alınca da tekrar eli belinde gezmeye başlıyormuş sahada. İşte bu yüzden, bu ikiyüzlülüğün yüzünden artık gıcık kapıyorum senden Alex. Ve değil heykelini dikmek, isterseniz klüp ambleminin ortasına Alex'in suratını çizin, ileride birgün oğlum olursa tıpkı zamanında babamın bana Oğuz konusunda yaptığı gibi ben de oğluma "Alex nefreti"ni aşılayacağım.

Alex'in Fenerbahçe ile ne kazandığı umrumda değil, Ankaragücü maçından sonra 1 taraftar kaybetti. O maçtan itibaren ise Aykut Kocaman'ın bu sezon şampiyonluk kazanabilmesi için bildiğim tüm duaları ediyorum, edeceğim de. Dikkat ederseniz Fenerbahçe için demedim, Aykut Kocaman için dedim. Zira şampiyon olamazsak Aykut gider, meydan yine Alex'e kalır, kaybedilen 1 şampiyonluk değil, takımın kimliği olur. En az 2 sene daha "Alex iyi oynamayınca kazanamıyoruz" muhabbeti çevrilir. Koca Fenerbahçe 1 Alex'e muhtaç kalmaya devam eder.

28 Ekim 2010 Perşembe

Bursa Deplasmanı....

Fenerbahçe adına 3 eksik var ve evet, 3'ü de 11 için önemli oyuncular: Niang, Dia, Lugano. Lakin yerlerine oynaması muhtemel oyuncular da (Semih, Kazım, Bilica) bu takımda "bir zamanlar" ilk 11'de oynamış oyuncular, hem tecrübeleri var, hem de fırsatı değerlendirmek için iyi oynamak isteyeceklerdir, daha doğrusu iyi oynamak zorundalar başta kendileri için.

Bursa ise ligde, Şampiyonlar Ligi ile taban tabana zıt oynamaya devam ediyor. Her ne kadar 2 beraberlik alınca "tamam, tökezlemeye başladılar" gibi yorumlar yapıldıysa da Ankaragücü'ne tek devrede 5 gol atmaları güven tazelemeye yetti. Tabi Ankaragücü'ndeki dengesizlik apayrı bir yazı konusu olmalı. Ayrıca Bursaspor'un hem kendi sahasında hem de Fenerbahçe gibi bir rakibe karşı oynayacağı bu maçta daha da motive olacağını kestirmek hiç de zor değil.

Fenerbahçe'nin bu maçta ne yapacağını kestirmek çok da kolay değil. Zira hem eskiden beri zor geçen ve geçen sezondan beri zorluk katsayısı tavan yapan "Bursa deplasmanı", hem de Fenerbahçe'nin ligin başından beri hiçbir "yüksek önem arzeden" maçı kazanamamış olması puan kaybedecekmiş izlenimini veriyor. Fakat diğer yandan takımın derbideki puan kaybına rağmen halen daha çok da kötü durumda olmaması ve biraz ligin zirvesine yaklaşmak biraz da derbinin yaralarını sarmak için daha da motive olabilme ihtimali ibreyi Fenerbahçe'ye kaydırıyor. Yine de Fenerbahçe'nin orta sahası birçok şeyi belirleyecek gibi.

Kısacası 3 sonuca da açık bir maç olacak bana kalırsa. Ve tıpkı geçen sezonun ilk yarısındaki yüksek mücadeleli fakat gol sayısı kısır olacak bir maç olabilir.

Orta Saha Ne Alemde?

Derbiden önce de satır arasında belirttiğim gibi, takımın orta sahası şu anki haliyle (Emre-M. Topuz) son derece yumuşak kalıyor. Bunda bu 2'linin hiçbir suçu olmadığı gibi 2'si de ellerinden geldiğince mücadele ediyorlar. Fakat gel gör ki, yanlarında 1 adet defansif, kesici rolünde orta saha oyuncusu olmadan mevcut kanat oyuncularının da yardımının pek dokunmayacağı malum olduğundan işleri son derece zora giriyor. Ve bu yüzden belki de yıllardır ilk kez (tümü değil ama bu sorunu görebilecek kapasitedeki) Fenerbahçe taraftarları Selçuk'un yokluğuna üzülür vaziyetteler.

Evet evet, hani şu her maçta kendi taraftarından laf yiyen Selçuk. Geçen sezonun 2. yarısından itibaren bu sezon sakatlanana kadar çıkışa geçen ve gerçekten de fena iş yapmayan Selçuk aynı zamanda. Aykut Kocaman da farkındaydı Selçuk'un, her ne kadar kafasında esasen "Emre-Topuz-Özer"den oluşan 3'lü savaşan orta saha olsa da. Kaldı ki normal şartlarda "oturtmaya çalıştığı sistem" için de ideal olan bu 3'lüydü. Sürekli koşan, basan, pas verip oyun kurabilen, yani orta sahanın 2 yönünde de etkin oynayabilen ve kendi aralarında maç içinde yer değiştirebilecek 3 oyuncu. Lakin Özer'in henüz form tutamaması ve takım defansı yapmanın zorluğu 3'lünün içine bir dmc koymayı gerektirdi. Kadroya baktığımızda ise bu mevkide Selçuk ve Baroni'den başkası yok. (Bu noktada vasat ama görev adamı olan bir jokeri, Deniz Barış'ı elde tutmanın önemine değineceğim, ama birazdan.)

Tabi Aykut Kocaman da 2 futbolcunun mevcut formlarını dikkate alarak, biraz da yabancı sınırlaması bahanesiyle Selçuk'u oynattı. Kaldı ki yapılabilecek en mantıklı seçimdi bu. Zira Baroni, "halı sahaya adam eksikliğinden çağrılan ve topun gelmesinden korkarak alakasız yerlere saklanan tipler"e benzer şekilde etkisiz eleman gibi davranıyordu oyun sırasında, defansta da hücumda da.

Selçuk ise tuhaf bir futbolcu. Yeteneksiz demiyorum, belli yetenekleri var. Form tuttuğu zaman da kolay kolay formayı bırakmaz, lakin kolay form tutamıyor. Bir özgüven problemi var adamın, taraftar tepkileriyle paralel. Ha, kendine güvenince de abartmaya başlıyor, artistik hareketler, mesafe tanımadan çekilen şutlar vs. Kariyerinin bazı dönemlerinde araştırılırsa görülür bu dönemler: 2005-2006'nın ilk yarısında (fıtık olana dek) FB'de Tuncay'ı kesecek, Milli Takım'da 11'de oynayacak kadar etkili performans göstermesi, 2007-2008'de Deniz Barış'tan formayı kapmasından Sevilla maçındaki "epic fail" tanımına uyan hatalarına kadar geçen süre içinde gösterdiği performans (hatta Kadıköy'deki GS kupa maçında Lugano'nun atılmasıyla defansa geçip muhteşem oynaması özellikle hatırlanmalı) ve tabi ki geçen sezonun 2. yarısından bu sezon sakatlanana kadar oynadığı oyun.

Ne diyorduk, Aykut Kocaman Selçuk'u Baroni'ye tercih etti, lakin Selçuk sakatlanınca neden Baroni'yi oynatmadı? Bunun cevabını yukarıda yazdım aslında. Mesele defansif oynamak değil, ki Selçuk da defansif. Mesele Baroni'nin etliye sütlüye karışmaması. Dalga geçilen Maldonado bile en azından top kesmeye çabalıyordu. Aykut Kocaman da onu oynatmak yerine henüz hazır olmadığını bile bile ideal 3'lüyü oynatmak adına Özer'i sürdü sahaya. Doğru tercih, fakat yanlış zamanda. Ziya Doğan'ın tüm çalıştırdığı takımlar gibi Konyaspor da (özellikle büyük takımlarla oynanan maçlarda) bol bol kemik sesi çıkartıyordu. Kimsenin günahını almak istemem fakat Özer de sanki çalışılmış bir faulün ardından eskiden sakatlandığı bölgeye darbe aldı hepimizin bildiği gibi. Özer de gidince Baroni oynar artık dedim lakin Aykut Kocaman, önce Semih'i, iyileşir iyileşmez de Alex'i oynatmayı tercih etti. Peki bu doğru muydu? Cevabı derbideki 2 orta sahanın oyunundan gayet belli oluyor.

Yukarıda bahsetmiştim, kadroda vasat fakat alternatif bir jokerin (Deniz Barış) varlığının gerekliliğinden. Evet, Deniz Barış kalite açısından Fenerbahçe'de 11'de oynayacak birisi değildi. Lakin kesinlikle yedekte bu tip oyuncuların olması gerekirdi. Tıpkı şimdi ihtiyaç duyulduğu gibi. Zira orta saha oyunuyla alakasız kanat oyuncuları olduğu sürece Alex ve Semih gibi hücumcuları oynatarak Emre ve Topuz'u hamal yapmak riskten öte cinayettir. Öte yandan Baroni gibi bir etkisiz elemanı oynatmak ise kaynak israfından başka birşey değildir.

İşte bu sebeple, Aykut Kocaman'ın yapması gereken devre arasına kadar başka bir mevkiden orta sahaya oyuncu devşirmek ve ara transferde de orta sahaya takviye yapmaktır. Devşirilecek oyuncu A2'den gelebileceği gibi mevcut kadrodaki enerjik, hırslı, 2 yöne de koşabilen, top kapabilen, pas yapabilen, kendi gidebilen bir oyuncu olabilir. Bu tasvirlere en çok, hatta belki de tek uyan oyuncu Gökhan Gönül'dür. Olmaz olmaz demeyin, adam stoperde bile oynadı. Pekala yerine Okan oynatılarak orta sahaya, Emre ile Topuz'un yanına monte edilebilir.

24 Ekim 2010 Pazar

11 mi, 1 mi?

Kasımpaşa maçından sonra sormuştum: "ee, rakip güçsüzdü, ne değişti ki?" Kabul ediyorum ki çok feci yanılmışım! :) Gerek Gençlerbirliği, gerek Konya maçlarında (her ne kadar rakipler yine güçsüz olsa da) takımın resmen kimyası değişmiş, o özlenen beklenen futboldan esintileri iyiden iyiye sunmaya başlamıştı. Özellikle Konya maçı, (Ziya Doğan'ın kemik sesi çıkarttıran futbol anlayışının dışında) eminim ki birçok Fenerbahçeli'nin yıllarca izlemek istediği maçtı. Hayır, maçın öneminden falan değil, oynanan o akıcı futbol, şiirsel paslaşmalar, güzel goller.... Bir Fenerbahçeli şampiyonlukla birlikte başka ne isteyebilir ki zaten?!

Yukarıda yazdıklarım, aynı zamanda Fenerbahçe'nin derbide favori gösterilmesinin sebebi, herkesin malumu. Şimdi çok bayat muhabbet olacak ama, doğruya doğru: Bir tarafta Niang var, Dia var, Stoch var (düşün daha Alex'i saymadım!) diğer tarafta Baros yok, Kewell yok, Arda yok ve oynayacak oyuncuların ne yapabilecekleri de muamma. Bir taraf mayıs ayından beri üstüste yediği yumruklardan son 1 ayda kurtulup toparlanabilmişken, diğer taraf gittikçe dibe batmış ve farklı yenilmezlerse şu anki noktaları görüp görecekleri en dip yer de olabilir.

Hayır, amacım yazıyı "tarihi fark olur"a getirmek değil, zaten öyle birşey olacağını da sanmıyorum. Fakat bazılarının dediği gibi "2000'de Johnson'ın attığı golün rövanşı" falan da olmayacak. Zira 2 camia arasındaki en önemli zihniyet farklarından biri de derbilere bakış açısıdır. Tamam, her 2 camia da kötü giderken "dur" demek için derbileri bekler. Lakin esas fark, iyi gidilirken oynanan derbilerde oluyor. Fenerbahçe için en önemli şey, her zaman kendinden bahsettirmektir. Bunun için sürekli önde olmalıdır ve öne geçmenin en kolay yolu da derbi maçlarıdır. Aşırı narsistçe gelebilir fakat camianın genlerinde vardır bu. Galatasaray'da ise işler "Mekteb-i Sultani" mantığıyla ilerliyor, yani derbi galibiyetlerine sevinmek çok doğal da olsa kazanmayı arzulamak Fenerbahçe tarafındaki gibi "olmazsa olmaz" boyutuna varmıyor takım iyi giderken. Zira bu prensibe göre Fenerbahçe maçında da diğer maçlardaki gibi 3 puan veriliyor kazanana ve derbiyi kaybetseler bile diğer maçları aldıkları takdirde zafere ulaşacaklarını biliyorlar. (Örn: 3 hafta önce evire çevire yendiğimiz bir takıma şampiyonluğu kaptırmamız, 2006)

Yanisi şu: Fenerbahçe'nin, hele hele kendilerini camiaya ispatlamak ve bu derbi sayesinde aidiyetin dibine vurmak isteyen Stoch-Niang-Dia 3'lüsünün bu maçı öyle kolay kolay bırakacağını sanmıyorum. Kabulümdür, iş orta sahada bitiyor ve malesef Emre-Topuz 2'lisi böyle bir maç için çok yumuşak kalabilirken öte yandan Cristian'ın oynama ihtimali bile Selçuk'u özlememe yetiyor da artıyor bile. Fakat Fenerbahçe'nin ilk 30 dakikada bulacağı 1 gol, maçı kopartmasına yeter de artar bile. Hele hele 1. gol ilk 15 dakikada gelirse, işte o zaman iş çok farklı mecralara gidebilir. Tabi daha güç durumdaki Galatasaray için ise oyuncuların yüksek hırsı ve her ne kadar yeni geldiği için yeterli analiz yapamamış olsa da Hagi'nin (veyahut Tugay'ın, kim takımın başında çıkarsa işte) taktik anlamda yapabileceği sürprizler gerekli olacak.

Hadi alakalı alakasız herkes derbi için mesaj veriyor, ben de vereyim: Belki hayatımda ilk kez "kazanalım yeter"den başka birşey istiyorum bir FB-GS derbisinde. Stoch-Niang-Dia 3'lüsü ilk 11'de başlasın, onları şöyle bir doya doya izleyelim: Dia'nın süratini, Stoch'un çalımlarını, Niang'ın yırtıcılığını. İzlemek istiyorum, zira yıllardır Alex'in 2 pasına bağımlı Fenerbahçe'nin Kadıköy'de bile yan pas yapa yapa yarım saate bir atağa çıktığı maçlardan gına geldi! Ha, tabi ki de kazanmak isterim, lakin kontralarla kazanılmış 6-0'dansa eze eze kazanılmış 4-0'ı tercih eden biri olarak güzel oyun da beklerim.

Artık Fenerbahçe seriyi "11"e mi çıkartır, yoksa Galatasaray seriyi bitirecek "1" galibiyet mi alır, orasını bilmem de içime doğuyor, yine alakasız bir futbolcu gol atacak! :)

22 Ekim 2010 Cuma

Tehlikenin Farkında Mıyız?

Madem ki iğneyi birilerine batıracağım, önce çuvaldızdan başlamak gerek: Türk Futbolu'nun lokomotif klüplerinden biri, teknik direktör sorununu 1, transfer sorununu ise ligin bitiminden itibaren 3,5 ayda anca çözebiliyorken, geçen sezonu geçtim 2 yıldır öncelikli transfer gereken mevkilere ( stoper ve santrfor) 2 adet transferi çok ama çok geç zamanda yapabiliyorken (hatta stoper geldiğinde çoktan Avrupa'ya veda edilmişti), daha lig başlamadan yeni teknik direktörün istifa etmesi istenirken, bol eksikli kadroyla Avrupa'da dengi olmayan takımlara elenirken;

Son şampiyon ve bu sezonun namağlup lideri olan bir takım, tarihinde ilk kez Şampiyonlar Ligi'ne kalma gibi bir başarı ve fırsat elde etmişken, Rubin Kazan, Cluj, Twente gibi güzel oyunlarıyla tecrübesizliklerini örtme yoluna gideceğine 0-0'a razı bir anlayış içerisine girerken, 3 maçta 0 puan 0 gol ve 0 pozisyona erişebilmişken;

Lokomotif klüplerden bir diğeri, 1 yıl önce transfer, teknik direktör seçimi ve daha birçok açıdan yaptığı ne kadar doğru varsa hepsini altüst etmişken, sorunlarını ruhsuz ve hoca düşmanı futbolcularında veyahut beceriksiz yönetiminde arayacağına Şampiyonlar Ligi apoletli teknik direktöründe ararken ve tabi Avrupa'da asla dengi olmayacak bir takıma elenirken;

Lokomotiflerden Avrupa yollarında devam edeni ise sezon başında gelen 2 yıldız futbolcusu olmadığı anda resmen orta sınıf bir süper lig takımını andırırken;

Milli Takım ise resmen "kendi klüplerinde kadroya giremeyen formsuz futbolcular karması"na dönmüşken, oyuncuların formları yerine yardımcı antrenörlerin keyiflerine göre oyuncu çağırılırken;

Hiç kimse Türk Futbolu'nun geleceğinden falan bahsetmesin. Ülke puanının canı sağolsun, zaten kaç yıldır doğru düzgün puan gelmiyordu, bu yıl gelmese bir sonraki yıl daha fazla gelir. Burada dikkat edilmesi gereken nokta Türk Futbolu'nun klüpleriyle, Milli Takımı'yla, futbolcularıyla, yöneticileriyle ve hatta teknik adamlarıyla (örn: Buca'ya silbaştan kadro kurdurup sonra istifa eden Bülent Uygun ve 40 yılın başı kovulmadan veya küme düşmeden ligi bitirmesine rağmen kamuoyunun gazına gelip güzelim takımı darma duman eden Yılmaz Vural) evet, nerde kalmıştık hah, Türk Futbolu'nun her parçasıyla birlikte gün geçtikçe 25-30 yıl öncesine, yani o 80'lerdeki karanlık döneme gittiğidir.

Yine de en azından teknik direktör bazında 3 tane istisnası var bu kötü gidişin: Yücel İldiz, Şenol Güneş ve Aykut Kocaman. 3'ü de önemli fikirlere sahip ve 3'üne de gerekli fırsat ve destek verildiğinde başarılı olmaları kuvvetle muhtemel. (Kaldı ki Şenol Güneş kendisini ispatlayalı 15 yıl oldu, bazıları karizma derdindeyken) Aslında Schuster'i de yazacaktım fakat Hakan Arıkan ısrarı beni bile hayatımdan bezdirdi. Beşiktaşlı arkadaşların halini düşünmek bile istemiyorum.

29 Eylül 2010 Çarşamba

Ne Değişti?

Fenerbahçe camiasını ve medyasını anlamak bazen mümkün olmuyor. Bu oyunla küme düşmesi muhtemel olan bir rakibe karşı maçın başında 1-0 geriye düşüyorsun, yetmemiş gibi defansında birçok açık veriyorsun, üstüne üstlük ortasahan yol geçen hanına dönüyor. Fakat takım mahalle maçını andıran bir mücadeleden sonra 4. gol hariç hiçbir golün çalışılmış organize pozisyon sonucu olmadığı bir skorla kazanıyor. Kaldı ki o golde de rakip defansın bariz hatası var.

Tamam, skora göre fazla karamsar bir giriş oldu lakin takımın durumu da bunu yansıtıyor. Volkan yine o eski günlerindeki topu izleme moduna geçmiş, Bilica kevgire dönmüş, Lugano desen oyundan atılmadığı için hakeme şükretmeli, Santos takımdan ayrı telde çalıp oyundan alınınca twitter'ına "aç ayı oynamaz" yazıyor. (Gerçi göbeğinden dolayı haksız da sayılmaz) Defansın, hatta takımın en iyisi dediğimiz (ki çok severim kendisini) Gökhan Gönül bile Dia tarafından Aykut hoca'sına şikayet ediliyor. Mehmet Topuz sahada hayalet gibi, Emre ise yine enerjisini fazla harcayıp 70'ten sonra eli belinde dolanıyor. Orta sahada 90 dakika sürekli çalışan ise çoğunluğun hep önyargıyla baktığı Selçuk oluyor tıpkı BJK maçındaki gibi. Artık bu önyargılardan kurtulmamız lazım, bir futbolcuyu eskiden yaptıklarıyla değil şimdi yaptıklarıyla değerlendirmemiz lazım, tıpkı İbrahim Üzülmez örneğindeki gibi.

Hücum yapanlardan ise Dia ciddi anlamda potansiyelini gösterdi, Niang ise jeneriklik olmasa da 3 gol attı. Bu arada yanılmıyorsam Güiza'nın Honved maçından sonra ilk kez bir FB'li futbolcu hattrick yaptı. İkisi de Fenerbahçe'nin ilerisi için umut kaynağı, tabi Stoch ile birlikte. Alex ise her zamanki gibi maç boyunca takım adına tek hareket yapmadan 3 dokunuşla oyunu kendi lehine çevirdi: 2 gol, 1 asist. Kasımpaşa'ya karşı söker lakin daha zor maçlarda 3 hareketle koca maçı eli belinde gezerek tamamlayabilir mi, orası hala muamma.

Takımın esas sorunları hala devam ediyor. Hücumda çoğalamamak, forvetlerin yalnızlığı, ortasahada top çevirmeyi geçtim rakibi durduramamak, kanatlardan organize olamamak, defansın çok kolay kevgire dönmesi bu sorunların başlıcaları. Aykut Kocaman defans için Yobo ile Caner'i düşünüyor, Yobo'ya evet ama defanstan kademeden zerre anlamayan Caner'e hayır. Ara transferde adam gibi bir sol bek alınana kadar ne yapıp edilip Santos'un sorunlarının çözülüp oynatılması lazım. Adam Brezilya milli takımına çağrılırken klübünde Caner'in yedeği olursa millet kıçıyla güler buna.

Orta sahada ise idealimde Özer-Emre-Topuz 3'lüsü olmasına rağmen birinin hazır olmaması, birinin kendini çok gereksiz yorması birinin de halen daha form tutamaması yüzünden şimdilik mümkün görünmüyor. Ha, yine de bu üçlüye joker olarak Selçuk eklenip hangisi formsuz ise onun yerine oynatılabilir. Özellikle Selçuk-Emre-Özer dizilimi iyi iş yapar.

Alex'in ise 6 yabancı sınırından ötürü malesef yedek kalması lazım. Alexsever Fenerbahçeliler tepki gösterebilir fakat ortada bir Stoch gerçeği var! Stoch gibi bir adam kesinlikle yedek tutulmamalı. Dünya gözüyle Stoch-Niang-Dia üçlüsünü aynı anda izlemek hepimizin hakkı. Özellikle de Galatasaray derbisinde. :)

Son birşey daha, bir düşünün. İlk yarıda Ersen Martin'i düşüren Lugano'ya direkt kırmızı kart çıkarılsaydı maçın akıbeti ve şimdi yapılan yorumlar ne olurdu? Dürüstçe bir düşünün bakalım.

27 Ağustos 2010 Cuma

Pollyanna Gibi Düşünmek

En son 2003-2004'te hiçbir kupaya katılma hakkımız olmadığı için Avrupa'da yoktuk. Ondan sonraki tüm sezonlarda en kötü Aralık ayına kadar maçlara devam ediyorduk. O sezonki gibi (hatta Mustafa Denizli'li 2000-2001 sezonu gibi)şampiyon olacağımızın mı habercisidir bilemem, zira benzer bir durum son 20 yılın en berbat sezonlarından olan 99-2000'de de görülmüştü.

Elenmenin kötü sonuçlarını herkes biliyor: Para kaybı, prestij kaybı, Avrupa'da ülke/takım puanının azalması, kaliteli yabancıların gelmemesi vs. vs....

Peki var mısınız Pollyanna gibi düşünmeye?

- Öncelikle, 1 sezon haricinde Fenerbahçe'nin genelde Avrupa'da ilerleyebileceği nokta belli: Şampiyonlar Ligi'nde gruplara kadar, Avrupa Ligi'nde ise gruplardan çıkıp son 32'ye kalmak. E bu kapasiteyi bile bile takımı zorlamanın alemi var mı? Geçen sezon Lille maçlarının da kalabalıklaştırdığı fikstür döneminde kaybedilen puanlarla gitti şampiyonluk.

- En formda rakiplerimizden Bursa ile Beşiktaş yoğun maç trafiğinde yorgun düşerken biz ise haftada bir dinlene dinlene maç yapacağız. Aslında bu yüzden Trabzon'un da tur atlamasını isterdim ya. Yani, yok öyle 3 günde 1 maç!

- Takımın bundan sonra kaybedeceği birşey kalmadığından dört elle lige asılacak.

- Yoğun maç trafiğinde sakatlık, yorgunluk nedeniyle kadro daralmayacak.

İşte böyle.... Yani sizin anlayacağınız, Fenerbahçe hakkında iyi birşey düşünebilmek için (en azından bu geceliğine) Pollyanna olmak gerekiyor. Düşünün, haliyle alay edip "kümede kal" falan denilen Galatasaray'dan sadece bir Antalyaspor maçının ilk yarısı ile öndeyiz. Ve malesef o ilk yarıda sahada Antalyaspor diye birşey yoktu. İşte bu yüzden bir an önce birilerinin o maçla daldıkları uykudan uyanması gerekiyor. Eğer gerekenler yapılırsa bu sezon şampiyon olacağımızı da bir kez daha söylemek isterim son olarak.

26 Ağustos 2010 Perşembe

Kafa Karışıklığı ve Dönüm Noktası

Trabzon maçından sonra konuştuğum neredeyse tüm Fenerbahçe taraftarlarında aynı şeyi gördüm: "Kocaman" bir kafa karışıklığı! Aslında bir bakıma iyiye işaret bu, zira Temmuz'daki hazırlık maçlarında beraberliğe bile razı olacak hale gelmişti bazıları.

Konuyu açmak lazım: Hazırlık kampı ve Young Boys maçlarında takımın ümit vermediğini 10 yaşındaki çocuğa sorsanız bilir. Buna bir de Aykut-Alex krizi eklenince daha lig başlamadan kaos ortamı yaratıldı veya yaratılmaya çalışıldı. Taraftardan ufak da olsa bir kısım daha takımın başında 1 lig maçı bile görmemiş yeni teknik direktörü istifaya davet ederek kendi dalında bir rekor kırdı! Hayır, Fenerbahçe camiasının adam harcama konusunda rakibinin olmadığını herkes bilir ama bu kez baya bir abartı oldu. Facebookta bu tip gruplara kolayca rastlayabilirsiniz.

Fakat Antalya maçı, PAOK maçının 2. yarısı ve Trabzon maçındaki mücadele her ne kadar terazinin öbür kefesini tam dolduramasa da bir umut ışığı gibi gözüktü taraftara. Bunun en büyük sebebi de, hiç kuşkusuz takımın hemen her maça mutlaka en az 1-2 eksik ile çıkmasıdır. Sürekli olarak "takımın eksiği var" lafını duymuşsunuzdur bu aralar. İşte taraftarın kafasını karıştıran da en çok bu eksikler. Ve tabi Trabzon maçındaki ortasahasız, bol pozisyon verip bol da pozisyon bulan oyun. İyi desen değil, kötü desen değil.

Aykut Kocaman'ın ise temelde yapmak istediği şey cidden çok ama çok zor. Mesele sadece Alex'in takımdan kesilmesi değil, mesele sürekli olarak anlık başarıyla beslenen, değişim veya uzun vadeli yatırım gibi terimlerle alakası olmayan bir camiaya taşları yerinden oynatmaktır. Tabi bu da o taşların üstüne çökmesi riskini almayı gerektirir. Aykut hoca Alex'i takımdan kesmek için icraat yapmadı, yaptığı icraatlerine uymayacağı için Alex'i takımdan kesme kararı aldı. Önce bunun farkına varılmalı. Ha, ne mi o icraatler: Stoch ve Dia gibi topla veya topsuz oyunda hızla depara kalkabilen, hızlı tek paslarla oyunu açabilen, gerektiğinde kanatlardan dikine, gerektiğinde içe katedebilen ve bunları hızla gerçekleştiren, rakip kaleye bir şekilde ulaşabilen kanat oyuncuları alarak takımın o köhnemiş kanatlarını güçlendirdi. Bilindiği gibi Gökhan Gönül ve Uğur Boral dışında kanatları hızlı kullanabilen oyuncumuz yoktu, Uğur sakatlık ve istikrarsızlık yaşarken, Gökhan ise cansiperane oynamasına rağmen yardım alamadığı için sürekli adam kaçırdı arkaya. (Dia'dan yardım alması da şüpheli)

Öte yandan, Niang gibi mücadele etmekten başka birşey düşünmeyen bir forvet geldi. Bu da özellikle taraftar için çok önemli. Zira Kezman, Güiza, Semih, Gökhan Ünal gibi fizik gücü düşük forvetlerden sonra Niang'ın kredisi bence Kasım'a kadar götürür onu. Sonrasını atacağı ve atamayacağı goller belirleyecek.

Bütün bu transferlerin yanında, Aykut Kocaman'ın sezon başında dört gözle beklediği 2 isim vardı: Özer Hurmacı ve Mehmet Topuz. Büyük ihtimalle ortasaha sisteminde bu 2 isim de yer alacak, yani bence almaları gerekli. Göbekte "Emre-Mehmet-Özer" üçlüsü gayet iyi olur, defansif oynanması gereken anlarda ise Emre çıkarılmamak şartıyla Selçuk eklenebilir. Christian mı? Büyük ihtimalle yabancı sınırlamasından ötürü yedek kalacak, ki zaten şu performansla Selçuk'u bile ilk 11'den kesemez.

Stoperde İlhan ve Bekir'in bahsedildiği kadar yeteneksiz olduklarını düşünmüyorum. Her 2'si de geldiği takımlarda genç yaşta kaptanlık yapmışlardı. Bekir'i, kesinlikle oynamaması gereken bir mevkide (sağ bek) izleyip te önyargıyla yorum yapanlar, İlhan'ı daha 2 yıl önce OFTAŞ'tayken öve öve bitiremeyip te şimdi "yetersiz" diyenler kesinlikle yanılıyor. Özellikle İlhan, sol ayağını kullanabilmesiyle rakip forvetlere karşı üstünlük kurabilir. Ayrıca her 2'si de temiz futbol oynayan, gerektiğinde geriden oyun kurabilen futbolculardandır. Temiz futbol demişken, Bekir'in profesyonel kariyerinde hiç kırmızı kart görmediğini biliyor muydunuz?

Defansta genel olarak dizilim belli: Santos-Bilica-Lugano-Gökhan. Bu dörtlü, Bilica haricinde alternatifsiz durumda. Onun da kaderi İlhan'ın performansına bağlı. Gökhan ise "yedeksiz" gibi görünse de yokluğunda Okan Alkan denenmelidir. En azından Bekir veya Mehmet Topuz gibi çakma sağ bektense genç ve mevkisinin adamı olan biri oynamış olur.

Kalede Mert güven verdi fakat önündeki defans hattı böyle saçma sapan goller yemeye devam ederse (evet golleri defans yedi fakat bu defans hattından çok ortasahanın suçu) -PAOK maçında oynadığı takdirde- bocalayabilir.

Gelelim dönüm noktasına: Fenerbahçe için bundan sonra dönüm noktası ne PAOK'u elemek, ne de kalan derbileri kazanmaktır. Aykut Kocaman bu takıma sistemini oturtabildiği andır dönüm noktası. Burada Rıdvan Dilmen'e katılarak, hatta ekstradan 1 ay daha süre vererek Ekim ayını bulacağını varsayıyorum. Tabi PAOK'a elenme, derbileri kaybetme gibi tepki toplayacak durumlarda sistemi oturtmanın zora girmesini geçtim, rafa kalkabilir. Tıpkı 2 yıl önce Aragones'in başına geldiği gibi. Evet bunu önlemek için sürekli kazanmak lazım fakat karşımızda Daum'un garantici sistemi yok malesef. Aykut Kocaman'ın kafasındaki sistemde çok gol atabiliriz de yiyebiliriz de. Ve göreceksiniz, çoğu lig maçımız tıpkı ilk 2'sindeki gibi üst bitecek bu sezon.

Tabi, bu biraz da oyunculara bağlı: Lugano uzun pas kisvesi altında topu rakip defansa yollamak yerine kısa garantili paslar verirse, Bilica daha az çılgınlık yaparsa, Santos ile Gökhan bindirme yaptıklarında daha risksiz oynarsa ve daha çabuk geri dönerse, Emre oyun kurarken pasları kafasına göre değil de uygun adama atarsa (sayesinde Stoch Trabzon maçında 2. yarı top göremedi) Mehmet Kayseri'deki gibi daha fazla insiyatif alıp agresif oynarsa, Özer daha basit oynarsa, Stoch ile Dia kanatları etkinleştirip Niang'ı son maçtaki gibi ta ortasahaya gitmek zorunda bırakmazlarsa bu sistem oturur ve takır takır da işler.

İyi veya kötü, Aykut Kocaman ile yeni bir yola girdi Fenerbahçe. Her ne kadar yukarıda bugünkü PAOK maçının dönüm noktası olmayacağını belirtmiş olsam da, olası bir elenme halinde camianın kelle avcıları yine ortaya çıkacaklar. Klübün bu kelle avcılarından ne kadar çektiğini tüm Fenerbahçeliler bilir. Gerek Fenerbahçe, gerek Aykut Kocaman, gerek yeni gelecek sistemin "bekası" adına bu turun geçilmesi şarttır. Tabi tur geçilirse, hele hele Alex'siz bir maçla geçilirse Aykut Kocaman'ın eli çok daha güçlenecek Alex'e karşı. Tabi Trabzon maçından sonra tekrar yedek bırakacağını da sanmıyorum. Hele hele Stoch gibi, sisteminin temel taşı olabilecek bir futbolcuyu bir daha böylesine önemli bir maçta yedek bırakacağını düşünmek dahi istemiyorum. Eğer yaparsa kendi kuyusunu kazmış olur.

29 Temmuz 2010 Perşembe

Sahipsiz Bir Klüp: Erzurumspor

Yukarıdaki fotoğraf, Erzurumspor'un tarihinde ilk kez 1. lige (şimdiki süper lig) çıktığı kadronun fotoğrafıdır. Kalede penaltıdan bile kolay kolay gol yemeyen bir Atilla, defansta canını dişine takan Alparslan, ortasahada Muzaffer, ileride takımın efsanesi Coşkun....

Bu kadro, başlarında o dönemdeki hocaları Sadi Tekelioğlu ile birlikte efsaneleştikleri takıma bu kez yardım eli uzatmak için dönüyorlar. 1 Ağustos Pazar günü, önce şehrin yöneticileriyle biraraya gelecek olan futbolcular, daha sonra kendi aralarında bir gösteri maçı yapacaklar. Maçın ardından Teknik Direktör Sadi Tekelioğlu öncülüğünde basın toplantısı düzenleyecek olan efsaneler, eski takımları için destek isteyecekler.

Borç batağından kurtulabilmesi için aşağı yukarı 2 Milyon tl'ye, ama hepsinden önce akil yöneticilere, sahip çıkacak gönüllülere ve tüm şehrin desteğine ihtiyacı olan bir klüp Erzurumspor. Yöneticilerin zamanında sattıkları yıldızların paralarını çatır çatır yediği, her gelenin har vurup harman savurduğu, kimsenin sahip çıkmadığı bir klüp Erzurumspor. Diyarbakırspor'un 2 milyon tl küsür olan borcunun bir anda silindiği noktada, tüm olumsuzluklara rağmen play-off'lara çok yaklaşmışken 250-300 bin tl civarındaki borcu yüzünden dibe vuran bir klüp Erzurumspor. Herşeyden önce sahipsiz bir klüp Erzurumspor. Belediye başkanı, kendi kurumunun takımına (belediyespor) yardım yapar, Erzurum'dan çıkan sağlık bakanı "Erzurumspor ile ilgilenmiyoruz" der(diğer bakanların şehirlerinin takımlarına da bakalım) , Erzurumlu çok ünlü bir işadamı başkan olmak istediği klüp için Telegol'e çıkıp yardım kampanyası düzenlerken konu Erzurumspor olduğunda ortadan kaybolur, taraftar desen pankart açar, tepki görünce "biz açmadık o pankartı" der.

Tamam, Erzurum asla bir futbol şehri olamamıştır belki. Fakat yıllar boyunca iflas eden klüplerin acı gerçeği olan amatör kümeye karşı direndi. 2 sezon önce play-off'lara çok yaklaşmışken şimdi 3. ligde bile ne yapacağı muamma olan bir takımdan bahsediyoruz fakat destek verilse, el uzatılsa yine birşeyler yapabilir bu klüp. Zira "sahipsiz" dediysek de sevenleri var hala. Forumlarda "klübün futbolcu eksiği varmış, gitsem alırlar mı?" diyen çok taraftar gördüm. Yıllarca direnenlerin çoğu da Erzurumspor'un ve Erzurum'un gençleriydi zaten.

Yeter ki el atsın birileri artık, gerisi gelir....

Edit: Coşkun Birdal'ın annesi pazartesi günü kolon kanseri tedavisi amacıyla ameliyat olacağından dolayı alınan ortak kararla bahsedilen maç ve organizasyon 1 hafta sonraya, 8 Ağustos 2010 tarihine ertelenmiş. Buradan bir zamanların efsanevi golcüsü Coşkun'a ve annesine geçmiş olsun demeyi de ihmal etmiyoruz tabi ki. (kaynak: BESTDER)

Ekonomik Paket!

Hani arada kampanya olur da, kaliteli bir ürünü "ekonomik paket"te ucuz fiyata alırsınız ya, bu maç da onun gibiydi. Herkesin bileceği şeyler; takımın oynamadan avantajlı skor alması, rakibin inanılmaz pozisyon hovardalığı, Kazım'ın disiplinsizliği vesaire vesaire....

Tek tek oyunculara baksak peki?

Volkan: Hem günündeydi, hem de çok şanslıydı.

Önder: Kimileri çok eleştiriyor fakat en azından Bilica'nın yerine stoperde oynamayı hakediyor. Defansif açıdan kalitesi tartışılmaz, ileri çıkışlarda ise Gökhan Gönül gibi oynamasını 10 yaşındaki çocuk bile beklemez. Azcık insaf!

Bilica: Yine aynı fantastik adam! Atacağı en basit pası bile fantazileriyle süsleyip atıyor, yalnız top ile rakibin arasına geçtiğinde kendini öyle inandırıcı atıyor ki, o atışa kanmayacak hakem yoktur. O konuda çok başarılı yani.

Bekir: Form tutarsa İlhan'dan daha iyi bir alternatif olabilir fakat Gaziantep'teki Bekir'den çok uzakta. Ayrıca kesinlikle sağ bekte oynatılmamalı, harcanır.

A. Santos: Tamam gayet formunda ama o göbekle milli takıma çağrılmasının sebebi Dünya Kupası'ndaki oyunculara bir göndermenin parçası olabilirmiş gibi geliyor. Eğer Kazım'a uymazsa bu sezon çılgın atabilir. Caner ve Uğur gibi atak manyağı/defans özürlü iki yedeği dururken alternatifsiz kalıyor zaten.

Cristian: Fazla ağır olacak ama, bu maçta yaptığı işi ben de yaparım, yoldan çevireceğim bir adam da yapar. Aldığı paraya yazık.

Emre: Stoch'un gelmesiyle biraz nefes aldı gibi, Dia ile herşey daha güzel olacak, koşan adamlar çoğalacak. Bir de yanına "çarkıfelek hostesi kılıklı" Cristian'ın yerine geçen sezonun 2. devresinde çok iyi anlaştığı Selçuk gelirse (ki yabancı kontenjanından ötürü öyle olacak) daha da etkili oynayabilir.

Kazım: NTV Spor'daki röportajını izledim, sonra atıldığı pozisyonu tekrar izledim. Ve hakeme çok sinirlenip, kendisine laflar hazırladım. Kazım haklı beyler, fazla üstüne gitmeyelim. (Özellikle medya Kazım'ın üstüne gidiyor, önümüzdeki 2-3 günün manşetlerini görür gibiyim!)

Alex: Nihayet defansa geldi, geldi ama bu sefer de asıl yapması gerekenleri yapmadı. Etkisizdi.

Stoch: Ramazan ayına yaklaştığımız şu günlerde tek dileğim, sağlık ve sıhhat içinde olmasıdır! Bir kaza bela olmazsa yeni bir efsane doğuyor diyebiliriz. Abarttığımı düşünecek arkadaşlara bu adamın oyun stiline bir bakmalarını, kumaşının ne kadar farklı olduğunu görmelerini tavsiye ederim. Dia da bunun gibiyse, seyreyleyin kanatları!

Gökhan Ünal: Çok kalitesiz bir futbolcu değil, top tekniği, vuruşları falan belli bir seviyede. Fakat hem bu maç yalnız kaldı, hem de normalde de oyundan kopuk yerlerde dolanıyor. Özellikle Trabzon'dayken sahada mı değil mi anlaşılmıyordu. Ortasahanın organize olmasıyla belki daha çok gözükebilir.

Lugano, Gökhan Gönül, Dia, Meçhul Forvet, Özer, Mehmet Topuz, Uğur Boral da geri dönünce hem kaç maçtır oynayan bu topçuların yükü hafifleyecek, hem de takım daha kaliteli hale gelecek. Lakin ortasahada Emre'nin yanında şöyle bir Mehmet Aurelio çok güzel giderdi hani....

Tur mu? Geçeriz....

4 Temmuz 2010 Pazar

Yarı Finalistler

Uruguay: Tahmin ettiğim kadar kolay olmasa da yarı finale çıkmayı başardılar. Lakin eksikleri çok fazla ve rakipleri de öncekilere göre çok daha güçlü. Takımdaki tüm oyuncuların en azından belli bir kaliteye sahip olduklarından şüphem yok fakat Muslera, Lugano, Godin, Forlan, Suarez (hadi bir de Cavani) dışındaki tüm oyuncular ancak amatör topçuların yapacağı pas hatalarını çok sık yaptılar şimdiye kadar. Şimdi ise karşılarında hata affetmeyen bir Hollanda var. (bkz: Brezilya maçı) Uruguay için tünelin ucunda ışık görünmese de halen daha şansları mevcut. Lugano-Godin ikilisinden en az 1'inin oynaması şart bir kere. Ayrıca bu maçtaki taktikleri noel ağacı (4-3-2-1) olursa ve ileride Abreu oynarsa (ki kesin oynar) bir de Forlan gününde olursa final hiç de uzakta değil. Ama dediğim gibi, işleri çok zor. Şimdiye dek oynadıkları tüm takımlar kendi ayarlarındaydı. Belki de bizim 2002'de yaptığımız gibi evsahibinin gideceği öngörülen yoldan gittiler kimbilir? Yine de yarı finale gelerek büyük iş başardılar fakat bir dahaki kupaya katılma ihtimalleri bile şüpheli. Bu yüzden tarihlerinde yeni bir altın sayfa açmak istiyorlarsa fırsatı kaçırmadan finale çıkmalılar. 40 yıl bekledikleri bu şans belki ancak 40 yıl sonra gelir bir daha. Tek atımlık barutları var yani, ya şimdi ya hiç!

Hollanda: Kapasitelerine oranla en zevksiz futbolu oynayan yarı finalist kesinlikle Hollanda'dır. Brezilya ile oynayana kadarki 4 maç siklet farkı bariz olan 4 takıma karşı oynanmış 4 rölanti maçtı. Brezilya maçında ise 2 golleri de rakip defansın bariz hatasından geldi. Son dakikalarda ise eksik kalmış ve gardı düşmüş Brezilya'ya karşı olmadık pozisyonlar kaçırdılar. O pozisyonlardan sonra Brezilya son dakikada gol atabilirdi de. Şöyle düşünelim bir de: Aynı Brezilya'yı şu anki Almanlar bulsa çok rahat 4, hatta 6 tane atarlardı. İşte Hollanda'nın yapamadığı da tam olarak bu. Özellikle hücumda hangi takıma koysan banko oynamalarını geçtim takımın yıldızı olacak adamlar var. Yedekten giren Huntelaar bile Real Madrid'de, Milan'da oynadı son 2 sezon. Fakat bir türlü kalitelerinin gerektirdiği oyunu oynayamıyorlar özellikle de hücumda. Bugün Almanların oynadığı oyun aslında Hollanda'dan bekleniyordu. Bu oyunla yarı finale geldiler fakat çok da hakettikleri söylenemez. Finale çıksalar bile muhtemel 2 rakibi de Hollanda'yı darmadağın edebilir. Kaldı ki finale çıkmaları bile şüpheli. Erken gelecek bir Uruguay (muhtemelen Forlan) golünden sonra defansa çekilecek Uruguay takımına karşı bu kadar boş alan bulamayabilirler. Hele hele Lugano-Godin ikilisinden hiç değilse 1'i oynarsa işleri daha da zora girer. Gerçi Uruguay bu maçta 0-0'a bile yatmak isteyecektir. Yani zaten kapasitelerinin altında hücum yapan Hollanda'nın işi kapalı ve kontra oynayan Uruguay'a karşı hiç de kolay değil. Hele hele Forlan gibi bir tilki Hollanda'nın vasat defansını çok rahat avlar.

Almanya: Kesinlikle 4 takım içinde şampiyonluğu en çok hakeden takım. Aslında fazla şey söylemeye gerek yok. Gol krallığında 4 golle 2. 2 oyuncu, asist krallığında 3 asistle lider 3 oyuncu varken ne denebilir ki bu takıma? Bir Alman Milli Takımı hayranı olarak şunu diyebilirim ki: Hayatım boyunca izlediğim en iyi Alman Milli Takımı bu takımdır. Klose-Müller-Mesut-Podolski'nin hücumları, onların arkalarını toplayan Schweinsteiger ve Khedira, ve o müthiş sakinlikte işleyen üstün defansları. İspanya'yı hakettikleri yere, evlerine göndereceklerinden şüpheniz olmasın!

İspanya: Portekiz de dahil olmak üzere, hiçbir rakibi takım olarak İspanya'nın ayarında değildi fakat İspanya beklenen futbolunu bir türlü oynayamadı. Özellikle İsviçre maçında resmen rezil oldular. Golü bulup iyi savunmasıyla gediksiz kapanan İsviçre'ye karşı koca maç boyunca ceza sahası dışından doğru dürüst şut çekmeyip fırsat bulduğunuz halde kafayı kısa paslarla bozarsanız yenilmeniz kaçınılmazdır. Eğer İsviçreli hücumcular kontralarda biraz daha hızlı ve becerikli olsalar çok daha farklı bir sonuçla ayrılabilirlerdi sahadan. Şimdi ise İspanya'nın karşısında İsviçre'nin daha iyi savunma yapan ve daha tehlikeli kontralara çıkan (ve bunları genelde golle sonuçlandıran) versiyonu diyebileceğimiz Almanlar var. Ayrıca şimdiye kadarki rakiplerinin aksine Almanlar da en az İspanyollar kadar ortasahada kısa paslarla top çevirmeyi iyi biliyorlar. Çok müthiş bir maç geçecek olsa da İspanya'nın işi Uruguay'ınkinden daha zor diyebiliriz.

Sonuç olarak, hangisi çıkarsa çıksın bu 4 takımın 4'ü de iyisiyle kötüsüyle tam bir takım oyunuyla buraya geldiler. Bundan sonrası ise biraz şans, biraz tecrübe fakat çoğunlukla iyi oyundan çok skora etkili oyun. Bunu en iyi yapan takım ise Almanya. Gönlümdeki final Uruguay-Almanya olsa da Hollanda-Almanya olacak gibi.

Güzel futbol ve hakedenin kazanması dileğiyle....

26 Haziran 2010 Cumartesi

40 Yıllık Hasret....

1970'ten beri Dünya Kupaları'nda çeyrek final yüzü göremeyen 2 kupa sahibi Uruguay'ın elinde bu kez makus talihini değiştirebilmeye yetecek kadrosu ve fikstür avantajı mevcut.

Her ne kadar ortasahası vasat olsa da, ileri uçtaki Forlan - Suarez ikilisi ile gerideki Muslera-Lugano-Godin üçlüsü takımı sırtlamaya yetecek güçteler. 3 maçta hiç gol yememiş olmaları da defanslarının gücünü gösteriyor.

Fikstür avantajına gelince, bugün karşılaşacakları Güney Kore'yi de (ki onları da destekliyordum aslında), çeyrek finaldeki muhtemel rakipleri olan A.B.D ve Gana'yı da yenebilecek güce ve kapasiteye sahipler. Yani formda bir Uruguay çok rahat bir şekilde yarı final görebilir. (Son yarı finallerini de 70'Meksika'da oynamışlardı.) Hatta kim bilir, belki 60 yıl sonra 3. kez kupayı Lugano'nun ellerinde kaldırabilirler.

Şahsen Almanya, İngiltere, İspanya gibi güçlerine göre kolay olan gruplardan bile zar zor çıkabilen favorilerdense Uruguay'ın şampiyon olarak yeniden hakettiği yerlere gelmesini tercih ederim.

Uruguay, yukarıda da dediğim gibi bir destan yazabilir bu turnuvada, fakat öncesinde Güney Kore'yi geçmeleri gerekiyor. Bakalım ilk adımı atabilecekler mi?

13 Haziran 2010 Pazar

Dünya Kupaları No: 16 - Fransa 1998

Katılımcı takım sayısının ilk kez 32 olduğu bu turnuvada en büyük sürprize hiç kuşkusuz Yugoslavya'dan ayrılan fakat bu ekolü devam ettiren Hırvatlar üçüncü olarak gerçekleştirmiş, Davor Suker de 6 golle gol kralı olmuştur. Turnuvanın en büyük hayal kırıklığını ise İngilizler, İspanyollar ve Almanlar yaşamıştır. Fransa da tarihindeki ilk (ve şimdilik tek) Dünya Kupası'nı kazanmıştır.

Grup maçlarından sonra oluşan sıralama şu şekildedir:

A GRUBU: Brezilya, Norveç, Fas, İskoçya
B GRUBU: İtalya, Şili, Avusturya, Kamerun
C GRUBU: Fransa, Danimarka, G. Afrika, S. Arabistan
D GRUBU: Nijerya, Paraguay, İspanya, Bulgaristan
E GRUBU: Hollanda, Meksika, Belçika, G. Kore
F GRUBU: Almanya, Yugoslavya, İran, ABD
G GRUBU: Romanya, İngiltere, Kolombiya, Tunus
H GRUBU: Arjantin, Hırvatistan, Jamaika, Japonya

2. Tur:

İtalya 1
Norveç 0

Fransa 1
Paraguay (Uzt.) 0

Almanya 2
Meksika 1

Romanya 0
Hırvatistan 1

Brezilya 4
Şili 1

Nijerya 1
Danimarka 4

Hollanda 2
Yugoslavya 1

Arjantin (pen) 2 (4)
İngiltere 2 (3)

Çeyrek Final:

İtalya 0 (3)
Fransa (pen) 0 (4)

Almanya 0
Hırvatistan 3

Brezilya 3
Danimarka 2

Hollanda 2
Arjantin 1

Yarı Final:

Fransa 2
Hırvatistan 1

Brezilya (pen) 1 (4)
Hollanda 1 (2)

3. lük Maçı:

Hırvatistan 2
Hollanda 1

Final:

Fransa 3
Brezilya 0

Turnuvanın akılda kalan anlarını içeren naçizane videomuz da ikramımızdır:

video

11 Haziran 2010 Cuma

Dünya Kupaları No: 15 - ABD 1994

Kesinlikle kupa tarihinin en güzel turnuvasıydı. Gerek güzel futbol oynayan takımların çokluğu, gerek ilginç olayları barındırmış olması her zaman daha farklı kılacaktır bu turnuvayı. Ayrıca galibiyete 3 puanın verildiği ilk turnuvadır.

A grubunda gelene 3 gidene 5 atarak kupaya favori bir şekilde gelen Kolombiya, evsahibi ABD, Avrupa'dan da İsviçre ve Romanya vardı. Kağıt üzerinde tüm takımların şansı vardı ve işin ilginci, favori haricindeki 3 takım da çıktı gruptan. Kolombiya'nın ise başı bahis mafyası ile dertteydi. Bir futbolcularını oynadığı takdirde ailesini öldürmeyle tehdit ederlerken elenip evlerine döndükten sonra Andres Escobar kendi kalesine attığı golden dolayı öldürülecekti. (Kimileri bunun sıradan bir kavga sonucu olduğunu söylese de pek inandırıcı değil.) Kendisi ile ilgili en çok hatırladığım şey ise, yıllar sonra TRT 3'ten malum maçı izlerken malum golden sonra bizim spikerin Escobar ile "milli takım kariyerindeki ilk golünü kendi kalesine attı" diyerek dalga geçmesidir. Acaba ölüm haberini alınca ne düşündü bizim spiker? Romanya tarihinin en iyi kadrolarından biriyle katılırken özellikle Raducioiu ömrü boyunca parlayamayacağı kadar parladı bu turnuvada. Hatta kişisel sitesindeki fotoğraflarının çoğu da bu kupadan kalmadır. :)

Eski gücünden uzak olan Rusya ve Kamerun'un olduğu B grubunda Brezilya 4 yıl öncesinden ders almışçasına işini sağlama alarak ilk 2 maçını kazanıp 2. turu garantilerken; Dahlin, Andersson ve özellikle Brolin'li İsveç bu kupada destan yazacağını daha grup maçlarında belli etmişti. Özellikle, Brezilya maçında Brolin'in müthiş asisti ve Andersson'un harika vuruşuyla gelen gol unutulmazlar arasındadır. Unutmadan, Rusya - Kamerun maçında Salenko 5 gol atarak, Milla (42) da en yaşlı golcü olarak rekor kırdılar.

4 yıl önceki efsane kadroyu koruyarak gelen Almanlar, haliyle 4 yıl daha yaşlanmıştı ve eskisi kadar düzenli işleyemiyordu. Öyle ki, normal şartlarda kendisiyle aşık atamayacak Bolivya ve G. Kore'yi ancak rakibin kişisel hatalarıyla yenebildi. Bu grupta en çok üzerinde durulması gereken takım ise kupa tarihinde ilk kez 2 beraberlik alarak son maça kadar gruptan çıkma şansı olan G. Kore idi. İspanya'yı 2-0'dan yakalamış, Bolivya ile 0-0 berabere kalmışlardı. Lakin Almanya maçında daha başlarda kalecilerinin saçma sapan hataları ile 3-0 geriye düşmüşlerdi, buna rağmen 2. yarı 52 ve 63. dakikalarda 2 efsane futbolcusu Hwang Sun-Hong ve Hong Myung-Bo'nun güzel golleriyle cevap vermişlerdi. Fakat gerisini getiremeyince bu kadar yaklaşmışken 3. olup elendiler.

En tuhaf gruplardan biri olan D grubunda Fransa'yı eleyerek gelen ve kupanın sonunda 4. olacak olan Bulgarlar, yüksek beklentiler içindeki Nijerya'dan 3 yiyerek başlıyorlardı. İşin ilginci, son maçlarında da İsveç'ten 4 yiyeceklerdi. Yani son derece inişli çıkışlı bir grafik sergiledi Bulgarlar. Maradona'nın ilk 2 maç gol ve asistleriyle sırtladığı Arjantin ise Maradona'da efedrine rastlanmasından sonra Batistuta'nın çabalarına rağmen resmen toz şeker gibi dağılacaktı. Nijeryalılar gümbür gümbür top oynarken Yunanlılar ise tek gol atamadan sıfır çekerek döndüler evlerine.

Tüm takımların 4 puan ve sıfır averajla tamamladığı E grubunda İtalyanlar, Meksika ve İrlanda'dan çok ta üstün performans göstermeden hep birlikte çıktılar gruptan.

F grubunda ise ilk bakışta Hollanda ile Belçika'nın ilk 2'yi alıp, Araplarla Faslılar'ın ise eleneceğini düşünenler bir ölçüde yanıldı. Zira, Araplar öyle bir futbol oynadılar ki yıllardır kupalarda madara olsalar da üzerlerine yapışan "Doğunun Brezilyası" ünvanını aldılar. Said Al-Owairan'ın Belçika'ya attığı golü görenler, bu ünvana hak vereceklerdir. Zaten grubu da 6 puanla 2. tamamladılar. Hollanda ise Bergkamp'lı, Overmars'lı yeni nesiliyle iddialı bir çıkış yapmıştı.

Grup maçlarından sonra oluşan sıralama şu şekildeydi:

A GRUBU: Romanya, İsviçre, ABD, Kolombiya
B GRUBU: Brezilya, İsveç, Rusya, Kamerun
C GRUBU: Almanya, İspanya, G. Kore, Bolivya
D GRUBU: Nijerya, Bulgaristan, Arjantin, Yunanistan
E GRUBU: Meksika, İrlanda, İtalya, Norveç
F GRUBU: Hollanda, Suudi Arabistan, Belçika, Fas

İkinci turda Völler'in katkılarıyla Almanlar, Belçika'yı güç bela geçerken, İspanyollar İsviçre'yi eziyordu. İsveç Araplara, Romenler ise muhteşem bir maç sonunda Maradona'sız bir hiç olan Arjantin'e hadlerini bildirircesine mağlubiyet tattırıyordu. Hollanda İrlanda'yı ilk yarıda attığı gollerle geçerken, Brezilya belki de en zorlandığı maçlardan birinde tek golle yendi evsahibini. Baggio 88'de takımını kurtarırken, öldürücü darbeyi ise uzatmalarda vurdu Nijerya'ya. Kalenin yıkıldığı maçta Bulgarlar Meksika'yı penaltılarla geçmişti.

2. Tur:

Almanya: 3
Belçika: 2

İspanya: 3
İsviçre: 0

S. Arabistan: 1
İsveç: 3

Romanya: 3
Arjantin: 2

Hollanda: 2
İrlanda: 0

Brezilya: 1
ABD: 0

Nijerya: 1
İtalya: 2 (uzatmalarda)

Meksika: 1
Bulgaristan: 1 (penaltılarda Bulgaristan 3-1 kazandı)

Çeyrek finalde Baggio'lar İtalya'yı sırtlarken Luis Enrique'nin suratını dağıtan İtalyanlar'ın yaptıkları yanlarına kâr kalmıştı. Hollanda ise, Brezilya'yı 2-0'dan yakalasa bile Branco'nun füzesiyle elendiler. Bulgarlar, son şampiyonu eleyerek yarı finale çıkarken maçın 1-0 olduğu sıralarda Almanlar'ın bariz bir golünün de verilmediğini hatırlamak gerekir. Turnuvanın en güzel maçlarından biri olan İsveç - Romanya maçında penaltılarla İsveç tur atladı.

Çeyrek Final:

İtalya: 2
İspanya: 1

Hollanda: 2
Brezilya: 3

Bulgaristan: 2
Almanya: 1

İsveç: 2 (penaltılarda İsveç 5-4 kazandı)
Romanya: 2

Yarı Final:

İtalya: 2
Bulgaristan: 1

Brezilya: 1
İsveç: 0

3. lük Maçı:

İsveç: 4
Bulgaristan: 0

Final:

Brezilya: 0 (penaltılarda Brezilya 3-2 kazandı)
İtalya: 0

Salenko ve Stoichkov'un 6'şar golle gol kralı oldukları turnuvada; Andersson'lu İsveç, Hagi'li Romanya, Caminero'lu İspanya, Amokachi'li Nijerya, Stoichkov'lu Bulgaristan, Bergkamp'lı Hollanda açıkçası İtalya'ya göre daha fazla haketmişlerdi finali. Bu kadar çok iyi top oynayan takımın bir arada olduğu başka bir turnuva var mıdır, bilmiyorum. Ayrıca belirtmeden geçemeyeceğim, bu turnuvada özellikle adidas ürünü olan formalar son derece güzeldi. Nike ve Adidas'ın o günkü formalara bakıp biraz tasarım öğrenmeleri gerekiyor bence. Turnuvanın en sıkıcı maçlarından biri olan final maçının yerine, akılda kalan anlarının bulunduğu video için buyrunuz efendim:


video

Dünya Kupaları No: 14 - İtalya 1990

Yine en ilginç turnuvalardan biri de İtalya '90 Dünya Kupası olmuştu. Oynanan kısır futbol (düşünsenize, Brezilya - Arjantin maçı bile 1 golle bitti!) ve yoğun sertliklere rağmen birçok güzel anıya da evsahipliği yaptı İtalya. Milla gibi, Goygoechea gibi, Higuita gibi renkli kahramanları barındırdı sonuçta.... Ayrıca, "80'ler akımı"nın en son ve belki de en can alıcı konu başlıklarından olmuştur belki de bu turnuva.

A grubunda, Baggio'lu İtalya ile Skuhravy'li Çekler "önümüze gelene bir tekme" hesabıyla gelene gidene golleri sıralayarak ilk 2'de çıktılar gruptan. ABD ise 4 yıl sonraki evsahipliğine hiç te güzel bir prova yapamadı.

Hiç kuşkusuz, turnuvanın en büyük sürprizi B grubunda yaşandı. "İhtiyar delikanlı" Milla ve Arjantin maçındaki kafa golünde nasıl o kadar sıçramayı başardığı bir muamma olan Omam Biyick'in önderliğinde, Afrika Aslanları kupada bir devrime imza atıyorlardı. Sonradan finale yürüyecek olan Arjantin ise ite kaka ilerliyordu.

C grubunda, kupa tarihinin en kötü Brezilya'sı, düşebileceği en kolay gruba (Kosta Rika, İskoçya, İsveç) düşerek ancak o sayede lider çıkabilmişti. Foyaları çok değil, 2. turda sönecekti.

D grubunda Almanlar artık finallerden ders ala ala makina gibi işler hale gelmişlerdi. Hemen arkalarından gelen, turnuvanın en iyi takımlarından biri olan Yugolar ise ilk maçta Almanlar'ın hışmına uğrayınca hemen toparlanmışlardı. Higuita'lı, Valderrama'lı fantastik Kolombiyalılar da gruptan çıkmayı başardılar.

E grubunda, İspanya ile Belçika zaten favoriydi, Francescoli'li Uruguay da 3. lük kontenjanından çıkınca geriye bir tek G. Kore kaldı.

En tuhaf grup ise F grubuydu. Zira, Hollanda ve İrlanda galibiyet alamadan gruptan çıkarken, İrlandalılar işi 1 adım daha ileri götürerek çeyrek finale de galibiyetsiz (penaltılarla) çıkacaklardı. Burada kafama takılan ise, Mısır İngiltere'ye 1 gol atıp ta bütün takımlar birbirine eşitlenseydi, o zaman kim çıkacaktı?

Grup maçları sonucunda oluşan sıralama şu şekildeydi:

A GRUBU: İtalya, Çekoslovakya, Avusturya, ABD
B GRUBU: Kamerun, Romanya, Arjantin, SSCB
C GRUBU: Brezilya, Kosta Rika, İskoçya, İsveç
D GRUBU: F. Almanya, Yugoslavya, Kolombiya, BAE
E GRUBU: İspanya, Belçika, Uruguay, G. Kore
F GRUBU: İngiltere, İrlanda, Hollanda, Mısır

2. turda ise; iki çılgın adam, Milla ve Higuita'nın kapışmasında Higuita resmen madara oldu ve utancından bir daha da Dünya Kupası'nda oynamadı! (şaka şaka :) ) Coca-Cola'nın son dönemde reklamlarında kullandığı Milla'lı gol sevinci işte bu maçta yaşanmıştır. Herneyse, Çekler yine Skuhravy önderliğinde Kosta Rika'yı dağıtırken, Arjantin Brezilya'yı evine erken yolluyordu. Almanlar bol tükürüklü maçta Hollanda'yı elerken, İrlanda bir kez daha normal sürede maçı kazanamayıp Hagi'li Romanya'yı penaltılarla eliyordu. İtalya, Francescoli de olsa Uruguay'ın kendinden çok aşağıda olduğunu kanıtlarken, İngilizler 119'da Platt denen organizmanın muhteşem vuruşuyla Belçika'yı güç bela eleyebilmişti. Yugolar ise her ne kadar İspanya ile uzatma oynasalar da Stojkovic'in liderliğinde kupaya bile erişebileceklerini hissettirmişlerdi.

2. Tur Maçları:

Kamerun: 2 (uzatmalarda)
Kolombiya: 1

Çekoslovakya: 4
Kosta Rika: 1

Brezilya: 0
Arjantin: 1

F. Almanya: 2
Hollanda: 1

İrlanda: 0 (penaltılarla 5-4 İrlanda kazandı)
Romanya: 0

İtalya: 2
Uruguay: 0

İspanya: 1
Yugoslavya: 2 (uzatmalarda)

İngiltere: 1 (uzatmalarda)
Belçika: 0

Çeyrek finalde kupayı belki de en çok hakeden Yugolar, penaltılarla turnuva boyunca kendinden beklenen hiçbirşeyi yapamayan Arjantin'e elendiler. İtalyanlar Schillaci ile İrlanda'yı elerken, Almanlar da artık kaptan olan Matthæus'un penaltısıyla Çekleri safdışı bıraktılar. Ve tabi en dramatik maç: Belki de bir destanın yarım kalmasıdır Kamerun'un elenmesi, kimbilir. uzatmaya kadar gitmişken 2 penaltı ile elenmek kötüdür, lakin Kamerun'un 20 yıldır bu başarının ekmeğini yemesi daha da kötü.

Çeyrek Final:

Yugoslavya: 0
Arjantin: 0 (penaltılarla 2-3 Arjantin kazandı)

İtalya: 1
İrlanda: 0

F. Almanya: 1
Çekoslovakya: 0

İngiltere: 3 (uzatmalarda)
Kamerun: 2

Yarı Final:

İtalya: 1
Arjantin: 1 ( penaltılarla 4-3 Arjantin kazandı)

F. Almanya: 1 (penaltılarla 4-3 F. Almanya kazandı)
İngiltere: 1

3. lük Maçı:

İtalya: 2
İngiltere: 1

Final:

F. Almanya: 1
Arjantin: 0

Schillaci 6 golle gol kralı olurken, Almanlar son kupalarını da birleşmeden önce almış oldular. Bu arada her ne kadar onun sayesinde takımı finale çıkmış olsa da Goycoechea'nın aşırı abartıldığını düşünüyorum. Zira, bir sonraki Dünya Kupası'nda vasat bir kalecinin (Islas) arkasında yedek kalmazdı. (Geçmiş zaman, sakatlanmıştır belki de ben unutmuşumdur dedim ama öyle birşeye de ulaşamadım) Ve tekrar söylüyorum, turnuvada Almanlar ile birlikte kupayı en çok hakeden takım Yugoslavya idi. Zaten birkaç yıl sonra bu takımdan ayrılan topçulardan bazıları Hırvatistan formasıyla destan yazmaya devam ettiler.

2 efsane 10 numara, Maradona ve Matthæus'un karşı karşıya geldiği, duran topların ustası Brehme'nin penaltı uzmanı Goycoechea'yı avladığı, Almanlar'ın 3. üstüste finalinde nihayet kupaya ulaştığı ve "Kaiser" Beckenbauer'in futbolcuyken kaldırdığı kupayı teknik direktörken de kaldırdığı maç için buyrun:


video

Dünya Kupaları No: 13 - Meksika 1986

Tanrı'nın eli, gündüz sıcağında oynanan maçlar, Lineker'in coşması, Almanlar'ın patır patır yıldız çıkarmaları, "Danimarka Dinamitleri"nin ilk ortaya çıkışı, Platini, Rummenige, Zico.... Çok şey var açıkçası bu turnuva için anlatılabilecek. Ki zaten en sevdiğim 2 turnuvadan biri olmuştur. (diğeri de ABD 94)

Turnuva, daha başlamadan önce ilginçliklere sahne olmuştu. Normalde evsahibi ülke olacak olan Kolombiya, ekonomik krizi sebep göstererek bu yükün altından kalkamayacağını belirtince bu görev 1970'ten tecrübeli olan Meksika'ya verildi. Meksika da, deprem ve krizlerle boğuşmasına rağmen bu yükün altından başarıyla kalktı ve Dünya Futbolu'na "Meksika Dalgası" başta olmak üzere birçok güzel anıyı hediye etti.

Önceden de dediğim gibi, en güzel eleme sistemiydi "en iyi üçüncüler". Zira, 2. veya 3. olacak takımlar hem kendi grubundaki rakiplerle mücadele ederken hem de diğer grupların muhtemel 3.leriyle rekabet içindelerdi. Böylelikle hem dramatik averaj mağlubiyetleri büyük ölçüde ortadan kalkıyordu hem de şike ihtimali minimuma iniyordu.

A grubunda Arjantin ile İtalya çekişirken Bulgarlar da maç dahi kazanmadan gruptan çıkmışlardı. Tabi Güney Kore'lilere ilk Dünya Kupası puanlarını hediye ederek.

B grubunda Meksika ile Belçika favori gözükürken ortaya çıkan Paraguay hesapları bozsa da 3'ü birden gruptan çıktılar.

Sonu en belli gruplardan biriydi C grubu. Fransa ile SSCB bir yanda, Macaristan ve Kanada diğer yanda. Sıralama da aynen bu şekilde olacaktı.

D grubunda her ne kadar Brezilya ve İspanya gibi 2 önemli ekip olsa da geçen turnuvada sürpriz çıkış yapan K. İrlanda ve Cezayir'den de beklentiler olumlu yöndeydi. Fakat bu 2 ekip ilk maçta birbirleriyle yenişemeyip kalan 2 takıma da yenilerek elendiler. Aynı zamanda bu 2 ekibin bugüne kadar katıldığı son kupa oldu. (Cezayir 2010'a katılıyor tabi ki :))

E grubunda Danimarka, büyük bir sürprizle tüm maçlarını kazanıp Almanlar'ı geride bırakırken, Uruguay da eski günlerin hatırına misali galibiyet dahi almadan, hem de Danimarka'dan 6 yiyerek 2. tura çıktı. Son sırada ise İskoçlar vardı.

Bir diğer sürpriz de F grubundaydı. Fas, Polonya ve İngiltere ile 0-0 berabere kalırken son maçta Portekiz'i 3-1 yenerek gruptan lider çıkıyordu. Bu da bir Afrika takımı için ilktir. Kimbilir, 2. turda liderken başka takım yokmuş gibi gidip Almanlar ile eşleşip son dakikalarda 1-0 yenilmeseler belki daha da ileri giderlerdi.

Grup maçları sonunda oluşan sıralama şu şekildeydi:

A GRUBU: Arjantin, İtalya, Bulgaristan, G. Kore
B GRUBU: Meksika, Paraguay, Belçika, Irak
C GRUBU: SSCB, Fransa, Macaristan, Kanada
D GRUBU: Brezilya, İspanya, K. İrlanda, Cezayir
E GRUBU: Danimarka, F. Almanya, Uruguay, İskoçya
F GRUBU: Fas, İngiltere, Polonya, Portekiz

2. Tur:

Meksika: 2
Bulgaristan: 0

SSCB: 3
Belçika: 4 (uzatmalarda)

Brezilya: 4
Polonya: 0

Arjantin: 1
Uruguay: 0

Fransa: 2
İtalya: 0

Fas: 0
F. Almanya: 1

İngiltere: 3
Paraguay: 0

Danimarka: 1
İspanya: 5

Çeyrek Final:

Brezilya: 1
Fransa: 1 (Penaltılarda 3-4 Fransa kazandı)

Meksika: 0
Almanya: 0 (Penaltılarda 1-4 F. Almanya kazandı)

Arjantin: 2 (Malum maç! :))
İngiltere: 1

Belçika: 1 (Penaltılarda 5-4 Belçika kazandı)
İspanya: 1

Yarı Final:

Almanya: 2
Fransa: 0

Arjantin: 2
Belçika: 0

3. lük Maçı:

Fransa: 4 (uzatmalarda)
Belçika: 2

Final:

Arjantin: 3
F. Almanya: 2

Gol kralı 6 golle Gary Lineker olurken, turnuvanın yıldızı hiç kuşkusuz Diego Armando Maradona olmuştur. Lakin biraz da özel hayatındaki çalkantılardan olsa gerek, daha sonra oynadığı 2 kupada (90-94) beklenen katkıyı yapamamıştır. Butragueno'nun Danimarka maçında 4 gol atarak kırdığı rekor ise çok değil, 8 yıl sonra Oleg Salenko tarafından tarihe gömülecekti. Azteka Stadyumu'nun o müthiş atmosferinde oynanan finali izlemek isteyen arkadaşlar buraya buyurabilirler:


video

Dünya Kupaları No: 12 - İspanya 1982

Evet, nihayet katılımcı takım sayısı arttırılmış, 16'dan 24'e yükseltilmişti. Bu da, daha fazla Asya ve Afrika takımı demek oluyordu ve Dünya Kupası'nda gruplardan sonrasını bir "Avrupa-Güney Amerika kapışması"ndan çıkartacaktı. Bu kupada olmasa bile ileriki kupalarda gördük örneklerini. Yine de sistem eleşitirilmeye devam ediliyordu. Zira, 6 gruptan çıkan 1. ve 2. ler, tıpkı son 2 kupadaki gibi yeni (fakat 4 adet 3'lü) gruplara ayrılıyordu. Bazılarına göre bu, hem çok fazla maç oynanmasına, hem de karmaşıklığa neden oluyordu. Ayrıca, Cezayir ve Kamerun'un dramatik şekilde averajla elenmeleri de FIFA'nın eleme sistemini gözden geçirerek (bana göre en güzel sistem olan) "En İyi Üçüncüler" sistemini devreye sokacaklardı 1986'da.

Son şampiyon, bu kez kadrosunda Maradona ile geliyordu. Fakat Maradona da takımı gibi hayal kırıklığı yaratarak erken veda edecekti. Bunun yanında, Zico'lu Brezilya , Platini'li Fransa, Rummenige'li F. Almanya ile Dino Zoff'lu İtalya da öne çıkan diğer ekiplerdi. Bunların dışında Polonya, SSCB, Belçika ve İngiltere de güçlü kadrolarıyla dikkat çekiyorlardı. Fakat turnuva tarihinde belki de ilk kez bir evsahibi takım bu kadar vasat futbol oynuyordu. Hem de İspanya olmasına rağmen!

Grup maçları sonunda oluşan sıralama şu şekildeydi:

A GRUBU: Polonya, İtalya, Kamerun, Peru
B GRUBU: Almanya, Avusturya, Cezayir, Şili
C GRUBU: Belçika, Arjantin, Macaristan, El Salvador
D GRUBU: İngiltere, Fransa, Çekoslovakya, Kuveyt
E GRUBU: K. İrlanda, İspanya, Yugoslavya, Honduras
F GRUBU: Brezilya, SSCB, İskoçya, Yeni Zelanda

2. Tur gruplarında 1. olanlar yarı finale çıkmaya hak kazandılar:

1. GRUP: Polonya, SSCB, Belçika
2. GRUP: F. Almanya, İngiltere, İspanya
3. GRUP: İtalya, Brezilya, Arjantin
4. GRUP: Fransa, Avusturya, K. İrlanda

Yarı Final:

Polonya: 0
İtalya: 2

F. Almanya: 3 (Penaltılarda 5-4 Almanlar kazandı)
Fransa: 3

3. lük Maçı:

Polonya: 3
Fransa: 2

Final:

İtalya: 3
F. Almanya: 1

Paolo Rossi 6 golle gol kralı olurken, İtalyanlar tam 44 yıl sonra Dünya Kupası hasretini dindirmişlerdi. Almanlar için de bundan itibaren bir "final serisi" başlamış oldu. Ta ki, 90'da kupayı alıncaya kadar. Aynı zamanda, Almanlar'ın o dönem genç yeteneği, sonraları efsanesi olan, 5 Dünya Kupası 25 Dünya Kupası maçı gören Lothar Matthæus'un oynadığı ilk kupa olmuştur. Final maçını izlemek isteyen arkadaşları buraya alalım:


video

Dünya Kupaları No: 11 - Arjantin 1978

16 yıl sonra Dünya Kupası Güney Amerika'da düzenlenecekti. Bu, aynı zamanda şu ana dek Güney Amerika'daki son turnuva olmuştur. Neyse ki 2014'te Brezilya'yla bitecek bu hasret :)

Her ne kadar güzel hatırlanan bir turnuva olsa da, cuntacı liderlerin gölgesinde tıpkı 1934 İtalya'da olduğu gibi geçti turnuva. Şike söylentileri aldı başını yürüdü! Meşhur Arjantin - Peru maçından bahsetmeme gerek yok sanırım. Bu şartlar altında Arjantin'in şampiyon olmasından daha doğal birşey de olamazdı sanırım. Passarella, Kempes gibi ustaların affına sığınarak söylüyorum bunları. Ayrıca Beckenbauer, Cruyff gibi yıldızları aradı gözler. Bir de Arjantin'in kışına denk gelince turnuva, iyiden iyiye keyifsiz hale geldi.

Gruplar son kez 4'lü olacaktı. Özellikle yeni FIFA başkanı Joao Havelange'nin de çabalarıyla, Asya ve Afrika'dan daha fazla takımın katılması için 82'den itibaren takım sayısı 16'dan 24'e çıkartılacaktı. Bunun haricinde eleme usulü yine 74'teki gibiydi.

Grup maçlarından sonra oluşan sıralama şu şekildeydi:

1. GRUP: İtalya, Arjantin, Fransa, Macaristan
2. GRUP: Polonya, F. Almanya, Tunus, Meksika
3. GRUP: Avusturya, Brezilya, İspanya, İsveç
4. GRUP: Peru, Hollanda, İskoçya, İran

2. Tur sonunda lider olan Hollanda ve Arjantin finale kalırken, İtalya ile Brezilya ise 3. lük maçına çıktılar:

A GRUBU: Hollanda, İtalya, Almanya, Avusturya
B GRUBU: Arjantin, Brezilya, Polonya, Peru

3. lük Maçı:

Brezilya: 2
İtalya: 1

Final:

Hollanda: 1
Arjantin: 3 (uzatmalarda)

Turnuvanın gol kralı 6 golle Kempes olurken, altın jenerasyonuyla Hollanda, 2. kez finallerde kaybetmişti. İşin kötüsü, bir dahaki altın jenerasyonuna kadar Dünya Kupası'na dahi katılamayacaklardı.

Final maçını merak edenler, hatırlamak isteyenler buradan izleyebilirler:


video

10 Haziran 2010 Perşembe

Dünya Kupaları No: 10 - F. Almanya 1974

Yeni kupa, ilk kez Almanya'da görücüye çıkmıştı. Türkiye'den ilk kez canlı yayımlanan turnuva olmasının yanı sıra, bir Türk hakeminin (Doğan Babacan) görev yapması ile ülkemizde de oldukça ilgi çekmişti bu turnuva. Her ne kadar finaliyle, yani "Beckenbauer ve arkadaşları vs. Cruyff ve arkadaşları" kapışması gibi hatırlansa da turnuvanın geneli de oldukça ilginç geçecekti.

Öncelikle uzun süreden sonra ilk kez eleme sisteminde değişikliğe gidildi. Grup maçlarından sonra çıkan 8 takım çeyrek final yerine yine 4'erli toplam 2 gruba ayrılmışlardı. Grup liderleri final oynamaya hak kazanırken 2. ler de 3. lük maçına gidecekti. Teorik olarak daha adil gibi, fakat gerek sürpriz takımların çıkma ihtimalini azaltması, gerek yarı final heyecanından mahrum etmesi yüzünden pek de sevemedim açıkçası bu fikri.

%75'inin Almanca konuştuğu 1. grupta, Doğu Almanlar dönemin komünist blok sisteminin başarılarına uygun olacak şekilde lider çıktılar. Tabi, 73'teki Şili darbesini protesto eden kişilerin F. Almanya - Şili maçını seçmeleri de unutulmazlar arasında.

2. grupta ise eski günlerini şimdiden arayan Brezilya tökezleyerek gruptan çıkarken, Britanya'nın tek temsilcisi İskoçya ise gol averajı kurbanı oldu. Yugo'lar Zaire'ye acımadan 9 tane atarken Zaire'nin tek eksiği rakiplerine göre aşırı derecede tecrübesiz olmalarıydı.

Bir zamanların şampiyonu Uruguay'ın dibini boyladığı 3. grupta, yeni bir efsane doğuyordu: Hollanda! İsveç gol yemeden çıkarken, Bulgarlar Dünya Kupaları'ndaki galibiyet hasretlerini seriye çevirmeye başlamışlardı artık.

4. grupta bir başka acımasız takım, Polonya tam 7 golle yenmişti Haiti'yi. Arjantin ile İtalya yenişemezken, elenen ise 4 yıl öncesinin finalisti İtalyanlar olmuştu.

Grup maçlarının sonunda oluşan sıralama şu şekildeydi:

1. GRUP: D. Almanya, F. Almanya, Şili, Avusturya
2. GRUP: Yugoslavya, Brezilya, İskoçya, Zaire
3. GRUP: Hollanda, İsveç, Bulgaristan, Uruguay
4. GRUP: Polonya, Arjantin, İtalya, Haiti

2. Tur sonunda ise Hollanda ile F. Almanya lider çıkarak final oynamaya hak kazandılar. Özellikle A Grubu, ölüm grubu tadındaydı:

A GRUBU: Hollanda, Brezilya, D. Almanya, Arjantin
B GRUBU: F. Almanya, Polonya, İsveç, Yugoslavya

3. lük Maçı:

Brezilya: 0
Polonya: 1

Final:

Hollanda: 1
F. Almanya: 2

Grzegorz Lato, 7 golle gol kralı olurken, turnuvaya esas damgasını vuran ise yeni futbol anlayışı ve yıldızlarıyla Hollanda oldu. Final maçını izlemek isteyen arkadaşlar buradan buyurabilirler:



video

Dünya Kupaları No: 9 - Meksika 1970

Jules Rimet Kupası'nın son durağı, Meksika olacaktı. Malum, kurallar gereği kupayı 3 kez kazanan takım ebedi sahibi olacaktı. Bunu Brezilya sadece 12 senede yani 4 turnuvanın 3'ünde şampiyon olarak başardı. Bu ayrıca, Pele'nin son Dünya Kupası olacaktı.

Turnuvaya dönersek, nedense Dünya Kupası'nın bugünkü ruhuna ilk bu turnuvada ulaştığını düşünmüşümdür hep. Bir coşku, bir karnaval havası, yıldız oyuncularla bezeli bir turnuva, Dünya'nın dört bir yerinden insanlar.... Bir bu kupa, bir de yine Meksika'da düzenlenecek olan 86 kupası, 2'si de çok güzel hatırlanır genellikle. Meksika'nın havasından suyundan mı, yoksa gündüz maçlarından mı, bilemeyeceğim artık! :)

Evet, belki Fransa, Arjantin, İspanya yoktu fakat, dediğim gibi kupa tadından hiçbir şey kaybetmemişti. Son şampiyon İngilizler, Brezilya'ya yenilseler de gruptan çıkmış, fakat çeyrek finalde Almanlar'a elenmişlerdi. Eski günlerini arayan Uruguay ise sürpriz sayılabilecek bir şekilde SSCB'yi uzatmalarda yenerek yarı finale yükselmiş, fakat Brezilya'ya yenilmekten onlar da kurtulamamışlardı. Uzun yıllar sonra kupaya Afrika'dan bir takım, Fas katılmıştı. Ayrıca, bu kupa Peru'nun "Peru" olduğu zamanlara denk gelmişti.

Grup maçlarından sonra oluşan sıralama şu şekildeydi:

1. GRUP: SSCB, Meksika, Belçika, El Salvador
2. GRUP: İtalya, Uruguay, İsveç, İsrail
3. GRUP: Brezilya, İngiltere, Romanya, Çekoslovakya
4. GRUP: F. Almanya, Peru, Bulgaristan, Fas

Çeyrek Final:

F. Almanya: 3 (uzatmalarda)
İngiltere: 2

Brezilya: 4
Peru: 2

İtalya: 4
Meksika: 1

Uruguay: 1 (uzatmalarda)
SSCB: 0

Yarı Final:

Brezilya: 3
Uruguay: 1

İtalya: 4 (uzatmalarda)
F. Almanya: 3

3. lük Maçı:

F. Almanya: 1
Uruguay: 0

Final:

Brezilya: 4
İtalya: 1

Yıldızını bu kupada parlatan Gerd Müller, 10 golle gol kralı oldu. Bunun yanında, Jairzinho, Beckenbauer, Cubillas, Byshovets, Rivelino, Uwe Seeler, Riva gibi oyuncular da güzel oyunlarıyla takımlarını taşımışlardı. Final maçını merak eden arkadaşlar buradan izleyebilirler:

video

9 Haziran 2010 Çarşamba

Dünya Kupaları No: 8 - İngiltere 1966

Ve futbol, nihayet beşiğine gelmişti! İngilizler'in en çok övündükleri fakat uluslararası alanda bir türlü kendilerini kanıtlayamadıkları yegane spor olan futbolun, en büyük kupası, Dünya Kupası bu kez İngiltere'de düzenlenecekti. Düzenlenecekti fakat, tam turnuva başlamadan önce kupa ortadan kaybolmuştu. İngiltere'de kupanın maskotu olan aslancıktan daha popüler olacak olan Pickles adlı bir köpek bulunca her şey normale döndü tabi.

Turnuva, 1962'dekine benzer serlikte geçmekteydi. Bu nedenle olsa gerek, başta Brezilya olmak üzere Güney Amerika takımları beklentilerin altında kaldılar. Bu arada, Dünya Kupaları'na ilk kez katılan 2 takım, Kuzey Kore ve Portekiz kendi çaplarında tarih yazdılar. İlki çeyrek finale çıkan ilk Asya ülkesi olurken, 2.si de 3. olarak şimdiye kadarki en büyük Dünya Kupası başarısını elde etmiş oldu. Ayrıca, bu 2 ülkenin birbiriyle oynadığı çeyrek final maçında Portekiz'in 0-3 geriden 5-3'ü yakalaması da unutulmazlar arasındadır. Unutmadan, 2010 Dünya Kupası'nda da bu 2 ülke yine karşı karşıya gelecekler. Bakalım 44 yılda neler değişmiş!

Final maçı ayrı bir ilginçlikti tabi. Gerçi ilginç (veya ilgi çekici) olan maçtan ziyade, İngilizler'in 3'üncü golünün çizgiyi geçip-geçmemesiydi. Düşünün, aradan 44 yıl geçmiş ve halen daha bu mevzu konuşuluyor fakat hiç kimse Almanlar'ın o golden sonra da vakitlerinin olduğunu, kaldı ki eski Dünya Kupaları'nda 3 dakikaya bile 2 gol sığdırılabildiğini, dönemin futbol anlayışında bunun mümkün olduğunu fakat nedense gol atmak yerine 4.yü yediklerini söylemiyor. Kanımca, İngilizler'in 4. golü bütün meseleyi başlamadan bitirmiştir. Yıllardır boş yere gırtlak patlatıyorlar yani! :)

Ha, ayrıca bu kupanın İngiltere'de düzenlenmesine rağmen İngiltere'nin kazanmaması gibi bir olasılık yoktu. Kamuoyu ve medya desteğinden tutun da kraliçe faktörüne kadar herşey İngiliz futbolcularından yanaydı. Ve evsahipliğinin avantajı bir kez daha ortaya çıktı.

Grup maçlarından sonra oluşan sıralamalar şu şekildeydi:

1. GRUP: İngiltere, Uruguay, Meksika, Fransa
2. GRUP: F. Almanya, Arjantin, İspanya, İsviçre
3. GRUP: Portekiz, Macaristan, Brezilya, Bulgaristan
4. GRUP: SSCB, Kuzey Kore, İtalya, Şili

Çeyrek Final:

İngiltere: 1
Arjantin: 0

Portekiz: 5
Kuzey Kore: 3

F. Almanya: 4
Uruguay: 0

SSCB: 2
Macaristan: 1

Yarı Final:

F. Almanya: 2
SSCB: 1

İngiltere: 2
Portekiz: 1

3. lük Maçı:

Portekiz: 2
SSCB: 1

Final:

İngiltere: 4
F. Almanya: 2

Turnuvanın gol kralı, 9 golle Eusebio olurken, kendisi bu 9 golün 4'ünü penaltıdan kaydetmiştir. (Amacım adama çamur atmak değil, istatistik olsun diye yazdım :)) Final maçını merak eden arkadaşlar aşağıdan izleyebilirler, izlemeyen kaldıysa tabi! :)


video
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...