14 Şubat 2011 Pazartesi

R9....

90'ların 2. yarısı ile 2000'lerin ilk yarısı arasındaki zamanın tartışmasız 1 numarası, adına özel TV, PC oyunları çıkartılan, uğruna 9 numaralı formalar alınan, 98'de hakettiği Dünya Kupası'nı Zizou'ya kaptıran, 2 defa aynı dizinden sakatlanmasına rağmen ayağa kalkıp o kupayı 4 yıl sonra hem de gol kralı olarak kazanan, gittiği her ligde gol kralı olmayı başaran, Dünya Kupaları tarihinin toplamda gelmiş geçmiş en golcü futbolcusu olan, yıllar boyu o göbeğine rağmen nasıl öyle depar attığı anlaşılamayan, çoğu futbol oyununda isim hakları alınamadığı için "g. silva", "no.9" gibi kod adlarıyla anılan, 94 Milyon €'luk C. Ronaldo'nun bile "Çakma Ronaldo" diye anılmasına neden olan efsane bir topçu futbolu bıraktığını açıkladı.

Elveda g. silva, elveda R9, elveda il fenomeno, elveda "Hakikî Ronaldo"....

1 Şubat 2011 Salı

Tuncay'lı Wolfsburg!

Elbet birgün ayrılacaktı fakat böyle bitmemeliydi Tuncay'ın İngiltere rüyası. Anlaşılan o ki, Dzeko sayesinde transfer bütçesi arka arkaya imza şov yaptırmaya müsait hale gelen Wolfsburg'un teklifi, Stoke City'de formaya hasret kalmasından ötürü İngiltere'deki piyasasına göre daha cazip gelmiş Tuncay'a. Yeni takımında ise büyük ihtimalle Fenerbahçe'de çok aşina olduğu bir sistemde ve yine aşina olduğu mevkide oynayacak, bu da kendisi için çok büyük bir avantaj. Fenerbahçe'de iken kendisine tanınan saha içi serbestliği burada da alabilirse Almanya kariyeri İngiltere'dekinden çok daha farklı gelişebilir.

Bu arada kendisi şöyle bir açıklama da yapmış: “Türkiye’ye dönmeyeceğimi her fırsatta dile getirdim zaten. Benim nasıl bir Fenerbahçeli olduğumu taraftarlar biliyorlar. Oynadığım dönemde de bunu her zaman göstermeye çalıştım. Profesyonel olarak değil, amatör olarak mücadele ettim. Çünkü yüreğimle oynamaya çalıştım. Dönmeyi düşünmedim, ama dönersem tabii ki Fenerbahçe’ye döneceğim” Biz de biliyoruz senin Fenerbahçe'deki hırslı oyununu lakin Avrupa'dayken böyle büyük konuşup ta sonradan ezeli rakiplere giden futbolcuları da gördük. Onun için, bu tip büyük laflar etmeyi boşver, sonuçta bu senin ekmek paran, oynayabileceğin en fazla 7 senen var şunun şurasında, yarın öbürgün "gitmem" dediğin klüplerden biri cazip bir teklif yaparsa hiç düşünmeden gideceğini hepimiz biliyoruz, zira bu senin mesleğin.

Yaş olmuş 29.... "Kesin Dönüş" vakti geldiğinde Aziz Başkan yüz vermezse ne yapacağını bir düşün sevgili Tuncay. Unutma ki İngiltere rüyan da bu yaştan sonra o çok istediğin "basamakları çıkabilme"yi gerçekleştiremeyeceğinden dolayı bitti. Yani Wolfsburg'da başarılı olamazsan bu yaştan sonra muhtemel dönüş adreslerin az çok belli. Tabi eski taraftarlarından alacağın tepkiler de, hele ki bu açıklamalardan sonra.

Umarım o kesin dönüş günü hiç gelmez ve sen de kariyerinin sonuna kadar yurtdışında bizi başarıyla temsil eder, gurur kaynağımız olursun. Bol şanslar!

31 Ocak 2011 Pazartesi

Her Fenerbahçeli'nin Rüyası

Bazı dakikalarda Bünyamin Gezer faktörüyle kabusa dönmüş olsa bile, rüya gibi bir akşam yaşandı dün gece Kadıköy'de Fenerbahçe taraftarları açısından. Şundan eminim ki, bu sabah ağzı kulaklarına varan birini görürseniz bu kişinin %99 Fenerbahçeli olduğuna kanaat getirebilirsiniz. Tabi bu "rüya gece"nin oluşmasında çeşitli faktörler vardı:

Hiç kuşkusuz ilk faktör, futbolcuların uzun zamandır görülmemiş derecede hırslı, mücadeleci, ve bunların yanında da konsantrasyonu yüksek bir şekilde yani o hırsın (kartlar havada uçuşana kadar) sinire dönüşmemesini sağlayacak bir oyun oynamış olmalarıdır. Hem de tamamen İSTİSNASIZ takımın tamamı bunu başardı. Taraftarın göz bebeği (!) Selçuk Şahin bile (ki bence geçen sezonun 2. yarısından itibaren formu yükselişte olmasına rağmen) oyundan atılana kadar hayatının topunu oynadı diyebiliriz. Gördüğü kartlar ise rakibe pres yaparken geriyi boş bırakan Emre, M. Topuz, Gökhan'dan ötürü en azından Lugano'nun gördüğü karta göre daha affedilebilir düzeydeydi. Gerçi bu 4 isim bahsettiğimiz hırsın esas kaynağı olduğundan onlara tek laf edemeyiz, orası ayrı konu. :D

Tribünlerde ise ÜNİFEB, CK, VAMOS BİEN gruplarının geri dönüşüyle birlikte eski günlere dönüş nihayet gerçekleşti. Taraftar resmen takım adına itici güç olurken rakip ve hakem üzerinde gereken baskıyı da çok iyi bir şekilde kurmayı başardı, galibiyetin ve rüya gibi geçen gecenin mimarlarından oldu.

Ve Aykut Kocaman.... Çok şey dendi kendisi hakkında, lakin yukarıdaki fotoğraf sanırım herşeyi özetlemeye yetiyor. 2. golden sonraki "Alllaaaah" nidasıyla bağırışı uzun süredir kendisi üzerinde yapılan baskının bir dışa vurumuydu sanki. Arkandayız Kral, yeter ki bu takım hep bu azimle oynasın!

Maçtan önce dediklerimin halen arkasındayım, böylesine güzel bir galibiyete rağmen Fenerbahçe adına moral dışında hiçbirşey değişmiş değil henüz. Zira önümüzde çok zor geçecek koca 3 hafta var. Ancak bu 3 maçta da bu azim görülürse şampiyonluk adına gerçekten birşeyler söylenebilir.

Yine de en başta dediğim gibi, tüm Fenerbahçeliler için rüya gibi bir geceydi. Öyle ki, maçı izlediğim kahvede bir ara maçı bırakıp en son ne zaman böyle bir Fenerbahçe izlediğimizi tartışır olmuştuk, 2007-2008 sezonundaki Şampiyonlar Ligi maçlarında karar kıldık. :D

30 Ocak 2011 Pazar

Hayat Memat Maçı mı?

İlk olarak bugünkü maçta her 2 takımın hocasını bu fotoğraftaki gibi dostane görüntülerle görmek istediğimi buradan belirtiyorum. Gerek saha içinde futbol yetenekleriyle gerek saha dışında karakterleri ve duruşlarıyla her 2'si de Türk Futbolu'nun birer "KOCAMAN GÜNEŞ"i olan bu 2 güzide teknik adamın hem de birbirleriyle polemiğe girmeleri yeterince can sıktığı gibi, muhtemelen çekişmeli geçecek olan bu maçta fair-play adına barış rüzgarları estirseler hiç fena olmaz sanırım. (Lig TV spikeri tarzı fair-play dilekleri mode on :D )

Gelelim maça: Misafir takımdan başlayacak olursak Trabzonspor'un bu maçı kaybetse bile şampiyonluk yarışında en avantajlı takım olmayı sürdüreceği herkesin malumu. Yine de Şenol Hoca, bu maçı ve dolayısıyla ligi düşünerek kupada BJK karşısına yedek kadro ile çıktı. Bunu yapmasındaki bir diğer amaç olası sakatlıklarda FB karşısında zor duruma düşmemek olduğu kadar istim üstündeki bir Beşiktaş'a karşı nasıl olsa zorlanacağını, haftasonunda hedef bakımından daha önemli bir karşılaşmaya çıkacağı için camiada çok çabuk ve şiddetli yaşanabilen moral bozukluğunu bu bahaneyle önlemek de olabilir, ha böyle birşeyin olup olmadığını yine sadece kendisi bilir, orası ayrı konur.

Takım ise son 2 maçın skorlarındaki tökezlemeye rağmen etkili oyunundan birşey kaybetmiş değil. Her ne kadar İnönü deplasmanında kaybetmiş olsalar da 5. haftadan bu yana yenilmemeleri ve özellikle deplasmanda 6 galibiyet 2 beraberlikle çok etkili bir dış saha performansı göstermeleri en önemli artıları. Şimdiye kadarki 8 deplasman maçında 19 gol atıp sadece 3 gol yemeleri de bir veri olabilirdi fakat karşılarındaki ekip ligin ilk yarısında özellikle kendi sahasında gol atma konusunda coşan ve çoğu maçı (iddaa tabiriyle) Üst bitiren Fenerbahçe olunca insan haliyle daha gollü bir maç bekliyor. Tabi Aykut'un geçen sezon Mart'tan Mayıs'a dek Daum tarafından başarıyla uygulanan "1-0'ın üstüne yatma" taktiğini kullanma ihtimali de var, o da apayrı bir konu.

Gelelim Fenerbahçe'ye: Yukarıda da dediğim gibi, takım geçen sezonun sonlarına doğru girdiği "1-0 olsun benim olsun" mantığına da girebilir,"önemli maç ve kendi sahamızda" diyerekten coşup rakibini de coşturabilir. Sorun aslında takımın 1-0'a yatması veyahut ilk yarıdaki GS maçındaki gibi bol hücumcu-az orta sahayla çıkması değil. Esas sorun, camianın takımı daha 19. haftadan "hayat memat maçı" havasına sokmuş olmasıdır. Bu tip şeyler ligin bitimine 5-6 hadi zorlasak 8-9 hafta kalana kadar yapılabilir, hatta yapılmalıdır da. Lakin önde daha 15 hafta varken ve Trabzon maçından sonra da 3 tane dişli rakiple (2'si deplasmanda olmak üzere) arka arkaya oynayacakken bu maça bu derece önem verilmesi tıpkı 2002-2003 ve 2008-2009 gibi ligden erken kopulan sezonlarda yaşananlara sebep olabilir.

Konuyu açacak olursak: Bu maçtan Fenerbahçe'nin elde edeceği 3 skor ihtimalini de değerlendirelim:

Galibiyet halinde: Aradaki puan farkı 4'e inecek evet ama hemen sonrasındaki Manisa-Kayseri-BJK maçlarından en az 1'inde yine puan kaybedileceği için bu galibiyetin değil, bundan sonra yapılması gerekenlerin önemli olması gerekir. 1 gülle bahar gelmeyeceği gibi sezon ortasındaki 1 önemli maçla da şampiyonluk gelmiyor, bunun örneğini çok defa gördük. (Bu arada Manisa'nın da an itibariyle ligde Trabzon'u yenen tek takım olduğunu da hatırlatırım.)

Beraberlik halinde: Evet, lider ile puan farkı korunacak ve maç kaybedilmediği için camiada bir kaos ortamı olmayacak, moral bozukluğu ile atlatılabilir birşey. Fakat diğer yandan arkadan gelen Kayseri ve Beşiktaş'a geçilme ihtimali de iyice artacak, Bursa'nın arayı açması da cabası. Bu açıdan bakılırsa mağlubiyetten pek farkı kalmıyor gibi.

Mağlubiyet halinde: Puan farkı 10'a yükselecek ve Fenerbahçe zirveye yaklaşamadığı gibi daha da uzaklaşacak. Fakat daha 2 hafta önce de fark 9 puan iken şansımızın devam ettiğinin yazılıp çizildiği ortamda ve daha önümüzde koskoca 15 hafta varken bu kadar erken havlu atılırsa yazık olur derim, zira ligimizin geçtiğimiz 2 sezonda da görüldüğü üzere karmaşık ve sürprizlere açık bir havası olduğu, bu yüzden de erken havaya girilmemesi gerektiği gibi erken pes de edilmemesi gerekir. ("Pollyanna mısın be adam?!" diyenler galibiyet için yazdıklarımı tekrar okusun lütfen.)

Takım konusundaki endişelerim kadro kalitesi, mücadele, hatta oynanan futbol konusunda bile değil, esas endişem bu sezon resmen takımın genleriyle oynanmış olması yönündedir. İster geçen sezonki istikrarsız zamanlarda, ister Zico devrinde, hatta ve hatta Aragones döneminde bile şu maç oynansaydı çok büyük bir mucize olmadığı takdirde kesin kazanırdık. Çünkü bu takımın yıllardan beri alışkanlık edindiği en önemli özellik kendi sahasında olsun-olmasın, takımın hali ne olursa olsun GS, BJK, TS maçlarında takır takır topunu oynayıp maçını kazanıyordu. Bunun en güzel örneği, 2008-2009'da ligden çoktan kopmuş, stoperde Yasin ile Gökhan Gönül'ün mecburen oynadığı, ligde son 3 hafta galibiyet görememiş ve morali diplerde olan takımın İnönü'de (şampiyonluğa koşan ve o maçı kazandığı takdirde liderliğe yükselecek olan) Beşiktaş'ı belki bütün sezon oynayamadığı bir futbolla yenmiş olmasıdır.

Demek istediğim şey gayet klişe: Bu takım her zaman gidip saçma sapan takımlara puan bırakıp, biraz moral bulup biraz da taraftarın ağzına 1 parmak bal çalmak için derbileri kazanırdı. Bu sezon ise derbilerde kazanamazken diğer maçların en azından kendi sahasında olanların hepsini kazandı, deplasman galibiyeti alışkanlığı da yavaş yavaş yerine oturuyor. (bu deplasman fobisi bakımında 2000-2001 sezonunu andırıyor) Bu maç konusunda da beni en çok korkutan şey tam olarak bu zaten. Derbileri geçtim, Avrupa maçları ve Bursa maçı gibi önemli mücadelelerden de galip ayrılamadı takım. Yani maç seçip zor maç seven Fenerbahçe gitti, yerine sanki nispeten kolay olan maçları kazanıp tansiyonu yüksek maçlarda kırılganlaşan Fenerbahçe geldi.

Bu maçta bu kırılganlığın atılıp atılmadığı belli olacak, lakin atılmış olsa bile takımın eski huylarından olan "derbi galibiyetinden sonra seriye başlama" ne kadar mümkün olur, ondan da emin değilim. Lakin emin olduğum tek konu var, o da bu maçın Fenerbahçe için önemli olduğu fakat hayat memat meselesi olmadığıdır. Yukarıda da değindiğim gibi bu maçtan çıkacak 3 ihtimal de takımı ne kurtarır, ne de batırır. Bunun yanında unutmamalıyız ki, haftalardır eleştirilip yerden yere vurulan takımın ligdeki son 6 maçında 5 galibiyeti var ve bu maçtan sonra kalan maç sayısı tamı tamına 15.

17 Aralık 2010 Cuma

Alex Üzerine....

Bilen bilir, bilmeyenler için baştan söyleyeyim "Alex muhalifi olan Fenerbahçeli azınlık"tan biriyim. Uzaylı görmüş gibi okuduğunuzu görüyor gibiyim, önemli değil ben alıştım. Alışamadığım şey ise halen daha Alex'i eleştirmenin hele hele bir Fenerbahçeli olarak eleştirmenin çok büyük bir günahmış gibi görülmesi/gösterilmeye çalışılmasıdır.

Bir süredir sırf bu yüzden yazmak istemiyordum, çünkü biliyorum ki ne yazsam kendi "renkdaşlarım" tarafından hakarete varana dek eleştirilecektim. Biri de çıkıp demeyecekti ki "aga tamam adam muhalif ama dediklerini bir okuyalım, anlayalım hele" diye. Demediler de zaten. Halbuki benim Alex ile kişisel bir gıcıklığım yoktu ve eleştirdiğim en temel noktayı daha sezon başında Aykut Kocaman da ima etmişti: "Koskoca Fenerbahçe tek futbolcunun üstüne kurulmamalı."

Dediğim gibi, Alex'e gıcığım falan yoktu, hatta zamanında posterini odamın duvarına (PVH'nin aşağısına tabi :)) asmışlığım da vardır. 2005'teki şampiyonlukta en büyük pay onundu, 2006'da harikaydı, 2007'de sakat sakat gol kralı oldu, 2008'de CL asist kralı. Fakat herkes gibi o da yaşlandı, geçtiğimiz 2 sezon boyunca o eski Alex'in yerinde yeller esti. Ben de bunun üzerine son 1 yıldır Alex gitmeli, vadesi doldu diyorDUM! Taa ki Aykut Hocası tarafından yedek bırakılacağını anlayıp vitesi arttırana kadar. Tamam, arttırsın vitesini, tek laf edersem adam değilim lakin Alex'in durumu biraz daha farklı:

Kimse çocuk kandırmasın, Aykut Kocaman sezon başından beri yavaş yavaş Alex'i tasfiye planları yapıyordu. Bunu gören Alex ise en önemli kartını, performansını kullanarak cevap verdi. Çünkü biliyordu ki 3-4 maç üstüste ciddi, sıkı oynarsa hem kendisi ile camianın efsanesi Aykut arasında kararsız kalan taraftarı yanına çekecekti, hem gitmesini isteyenleri susturacaktı, hem Aykut'u kendisini oynatmaya mecbur bırakacaktı, hem de cillop gibi 2 yıllık yeni sözleşmeyi garantiye alacaktı. Ve tıpkı planladığı gibi, tümünü gerçekleştirdi.

Lakin sorun burada da değil. Sorun Alex'in o 3-4 maçlık performansından sonra yine son 2 sezondaki rölanti vitesine geri dönmesiydi. Ankaragücü maçından sonra Rıdvan Dilmen "Alex 3-4 maç iyi oynuyor, sonra 1 maç kötü oynayınca eleştiriliyor, anlamıyorum." demişti fakat esas anlaması gerekenin Alex'i eleştirenler değil de Alex'in kendisi olduğunu unutmuştu. Alex dediğiniz futbolcunun performansı hiçbir zaman inişli çıkışlı olmamıştır. Ya tüm sezonu domine eder(örn: ilk 2 sezon) ya da tüm sezon etkisiz bir oyun sergiler (örn: son 2 sezon) Alex'in derdi bambaşkaydı şu birkaç hafta boyunca.

Kaç sezondur hanginiz Alex'i şu 3000. gol muhabbeti dışında bu kadar hırslı gördünüz? Amenna, hırs güzel şeydir, ben de topçunun hırslısını, delisini severim. Lakin o birkaç hafta boyunca "klüp tarihine geçmeye kasıp" sonrasında tekrar 2 senedir olduğu gibi yatışa geçerse ben o topçuda artniyet ararım, kimse kusura bakmasın. Alex önce klüp tarihine geçmeye kastı birkaç hafta, tabi bu arada taraftarı arkasına da aldı. Sonra da kendi sitesinden "ben şunları yaptım, bunları başardım" gibisinden kendi kendini öven yazılar yayımladı. Esasında ise bunların tümünü Aykut Kocaman'a "beni yollamaya gücün yetmez" demek için yapmış gibi sanki. Bilmiyorum, belki de ben fazla artniyetliyim. Fakat Alex'e birkaç şey sormak istiyorum:

Sevgili Alex, iyi-hoş-güzel bir performans sergiledin birkaç hafta, peki 2008-2009'da takım her cephede madara olurken, geçen sezon son dakikada şampiyonluk kaçarken neredeydin söyler misin bana? Veyahut seni hep böyle süper oynarken görmek için illa Aykut gibi birkaç hafta yedek mi bırakmamız gerekiyor, Fenerbahçe Forması'nın kıymetini anlaman ve sahada elin belinde gezmemen için illa bu mu gerekiyor? Gerçi sen de haklısın, kaptansın. 10 numarasın. Taktik, sistem, transferler, hatta hoca seçimi bile sana göre yapılıyor burada, yakında stada adını da verecekler. Gitmeyi istememekte çok haklısın Alex.

Neyse çok uzatmadan bir anı ile bağlayayım konuyu. 90'ların ilk yarısında, henüz bendeniz küçük bir çocukken sırf babam (takımda gruplaşma yapıyor diyerek) gıcık kapıyor diye sevmez olmuştum Oğuz Çetin'i. Düşünsenize, tüm Fenerbahçeliler'in "İMPARATOR" dediği Oğuz! O zamandan beri kavgalıyımdır benim gibi Fenerbahçeli olanlarla zaten. :) Kaldı ki Oğuz Çetin'in şu anki icraatlarını gördükçe o yaşta babamın aklına uyarak kendisine gıcık kapmakla hayatımın en doğru kararını verdiğimi anlıyorum şimdi. Ve Alex, eskiden eleştirirdim lakin gıcık falan kapmazdım. Çünkü yaşlandığını, çaptan düştüğünü, bunun da herkesin başına gelebileceğini zannederdim. Halbuki adam isteyince, zoru görünce oynuyormuş! Aykut Hoca'sına gereken ayarı verince, kendini ve müstakbel sözleşmesini güvence altına alınca da tekrar eli belinde gezmeye başlıyormuş sahada. İşte bu yüzden, bu ikiyüzlülüğün yüzünden artık gıcık kapıyorum senden Alex. Ve değil heykelini dikmek, isterseniz klüp ambleminin ortasına Alex'in suratını çizin, ileride birgün oğlum olursa tıpkı zamanında babamın bana Oğuz konusunda yaptığı gibi ben de oğluma "Alex nefreti"ni aşılayacağım.

Alex'in Fenerbahçe ile ne kazandığı umrumda değil, Ankaragücü maçından sonra 1 taraftar kaybetti. O maçtan itibaren ise Aykut Kocaman'ın bu sezon şampiyonluk kazanabilmesi için bildiğim tüm duaları ediyorum, edeceğim de. Dikkat ederseniz Fenerbahçe için demedim, Aykut Kocaman için dedim. Zira şampiyon olamazsak Aykut gider, meydan yine Alex'e kalır, kaybedilen 1 şampiyonluk değil, takımın kimliği olur. En az 2 sene daha "Alex iyi oynamayınca kazanamıyoruz" muhabbeti çevrilir. Koca Fenerbahçe 1 Alex'e muhtaç kalmaya devam eder.

28 Ekim 2010 Perşembe

Bursa Deplasmanı....

Fenerbahçe adına 3 eksik var ve evet, 3'ü de 11 için önemli oyuncular: Niang, Dia, Lugano. Lakin yerlerine oynaması muhtemel oyuncular da (Semih, Kazım, Bilica) bu takımda "bir zamanlar" ilk 11'de oynamış oyuncular, hem tecrübeleri var, hem de fırsatı değerlendirmek için iyi oynamak isteyeceklerdir, daha doğrusu iyi oynamak zorundalar başta kendileri için.

Bursa ise ligde, Şampiyonlar Ligi ile taban tabana zıt oynamaya devam ediyor. Her ne kadar 2 beraberlik alınca "tamam, tökezlemeye başladılar" gibi yorumlar yapıldıysa da Ankaragücü'ne tek devrede 5 gol atmaları güven tazelemeye yetti. Tabi Ankaragücü'ndeki dengesizlik apayrı bir yazı konusu olmalı. Ayrıca Bursaspor'un hem kendi sahasında hem de Fenerbahçe gibi bir rakibe karşı oynayacağı bu maçta daha da motive olacağını kestirmek hiç de zor değil.

Fenerbahçe'nin bu maçta ne yapacağını kestirmek çok da kolay değil. Zira hem eskiden beri zor geçen ve geçen sezondan beri zorluk katsayısı tavan yapan "Bursa deplasmanı", hem de Fenerbahçe'nin ligin başından beri hiçbir "yüksek önem arzeden" maçı kazanamamış olması puan kaybedecekmiş izlenimini veriyor. Fakat diğer yandan takımın derbideki puan kaybına rağmen halen daha çok da kötü durumda olmaması ve biraz ligin zirvesine yaklaşmak biraz da derbinin yaralarını sarmak için daha da motive olabilme ihtimali ibreyi Fenerbahçe'ye kaydırıyor. Yine de Fenerbahçe'nin orta sahası birçok şeyi belirleyecek gibi.

Kısacası 3 sonuca da açık bir maç olacak bana kalırsa. Ve tıpkı geçen sezonun ilk yarısındaki yüksek mücadeleli fakat gol sayısı kısır olacak bir maç olabilir.

Orta Saha Ne Alemde?

Derbiden önce de satır arasında belirttiğim gibi, takımın orta sahası şu anki haliyle (Emre-M. Topuz) son derece yumuşak kalıyor. Bunda bu 2'linin hiçbir suçu olmadığı gibi 2'si de ellerinden geldiğince mücadele ediyorlar. Fakat gel gör ki, yanlarında 1 adet defansif, kesici rolünde orta saha oyuncusu olmadan mevcut kanat oyuncularının da yardımının pek dokunmayacağı malum olduğundan işleri son derece zora giriyor. Ve bu yüzden belki de yıllardır ilk kez (tümü değil ama bu sorunu görebilecek kapasitedeki) Fenerbahçe taraftarları Selçuk'un yokluğuna üzülür vaziyetteler.

Evet evet, hani şu her maçta kendi taraftarından laf yiyen Selçuk. Geçen sezonun 2. yarısından itibaren bu sezon sakatlanana kadar çıkışa geçen ve gerçekten de fena iş yapmayan Selçuk aynı zamanda. Aykut Kocaman da farkındaydı Selçuk'un, her ne kadar kafasında esasen "Emre-Topuz-Özer"den oluşan 3'lü savaşan orta saha olsa da. Kaldı ki normal şartlarda "oturtmaya çalıştığı sistem" için de ideal olan bu 3'lüydü. Sürekli koşan, basan, pas verip oyun kurabilen, yani orta sahanın 2 yönünde de etkin oynayabilen ve kendi aralarında maç içinde yer değiştirebilecek 3 oyuncu. Lakin Özer'in henüz form tutamaması ve takım defansı yapmanın zorluğu 3'lünün içine bir dmc koymayı gerektirdi. Kadroya baktığımızda ise bu mevkide Selçuk ve Baroni'den başkası yok. (Bu noktada vasat ama görev adamı olan bir jokeri, Deniz Barış'ı elde tutmanın önemine değineceğim, ama birazdan.)

Tabi Aykut Kocaman da 2 futbolcunun mevcut formlarını dikkate alarak, biraz da yabancı sınırlaması bahanesiyle Selçuk'u oynattı. Kaldı ki yapılabilecek en mantıklı seçimdi bu. Zira Baroni, "halı sahaya adam eksikliğinden çağrılan ve topun gelmesinden korkarak alakasız yerlere saklanan tipler"e benzer şekilde etkisiz eleman gibi davranıyordu oyun sırasında, defansta da hücumda da.

Selçuk ise tuhaf bir futbolcu. Yeteneksiz demiyorum, belli yetenekleri var. Form tuttuğu zaman da kolay kolay formayı bırakmaz, lakin kolay form tutamıyor. Bir özgüven problemi var adamın, taraftar tepkileriyle paralel. Ha, kendine güvenince de abartmaya başlıyor, artistik hareketler, mesafe tanımadan çekilen şutlar vs. Kariyerinin bazı dönemlerinde araştırılırsa görülür bu dönemler: 2005-2006'nın ilk yarısında (fıtık olana dek) FB'de Tuncay'ı kesecek, Milli Takım'da 11'de oynayacak kadar etkili performans göstermesi, 2007-2008'de Deniz Barış'tan formayı kapmasından Sevilla maçındaki "epic fail" tanımına uyan hatalarına kadar geçen süre içinde gösterdiği performans (hatta Kadıköy'deki GS kupa maçında Lugano'nun atılmasıyla defansa geçip muhteşem oynaması özellikle hatırlanmalı) ve tabi ki geçen sezonun 2. yarısından bu sezon sakatlanana kadar oynadığı oyun.

Ne diyorduk, Aykut Kocaman Selçuk'u Baroni'ye tercih etti, lakin Selçuk sakatlanınca neden Baroni'yi oynatmadı? Bunun cevabını yukarıda yazdım aslında. Mesele defansif oynamak değil, ki Selçuk da defansif. Mesele Baroni'nin etliye sütlüye karışmaması. Dalga geçilen Maldonado bile en azından top kesmeye çabalıyordu. Aykut Kocaman da onu oynatmak yerine henüz hazır olmadığını bile bile ideal 3'lüyü oynatmak adına Özer'i sürdü sahaya. Doğru tercih, fakat yanlış zamanda. Ziya Doğan'ın tüm çalıştırdığı takımlar gibi Konyaspor da (özellikle büyük takımlarla oynanan maçlarda) bol bol kemik sesi çıkartıyordu. Kimsenin günahını almak istemem fakat Özer de sanki çalışılmış bir faulün ardından eskiden sakatlandığı bölgeye darbe aldı hepimizin bildiği gibi. Özer de gidince Baroni oynar artık dedim lakin Aykut Kocaman, önce Semih'i, iyileşir iyileşmez de Alex'i oynatmayı tercih etti. Peki bu doğru muydu? Cevabı derbideki 2 orta sahanın oyunundan gayet belli oluyor.

Yukarıda bahsetmiştim, kadroda vasat fakat alternatif bir jokerin (Deniz Barış) varlığının gerekliliğinden. Evet, Deniz Barış kalite açısından Fenerbahçe'de 11'de oynayacak birisi değildi. Lakin kesinlikle yedekte bu tip oyuncuların olması gerekirdi. Tıpkı şimdi ihtiyaç duyulduğu gibi. Zira orta saha oyunuyla alakasız kanat oyuncuları olduğu sürece Alex ve Semih gibi hücumcuları oynatarak Emre ve Topuz'u hamal yapmak riskten öte cinayettir. Öte yandan Baroni gibi bir etkisiz elemanı oynatmak ise kaynak israfından başka birşey değildir.

İşte bu sebeple, Aykut Kocaman'ın yapması gereken devre arasına kadar başka bir mevkiden orta sahaya oyuncu devşirmek ve ara transferde de orta sahaya takviye yapmaktır. Devşirilecek oyuncu A2'den gelebileceği gibi mevcut kadrodaki enerjik, hırslı, 2 yöne de koşabilen, top kapabilen, pas yapabilen, kendi gidebilen bir oyuncu olabilir. Bu tasvirlere en çok, hatta belki de tek uyan oyuncu Gökhan Gönül'dür. Olmaz olmaz demeyin, adam stoperde bile oynadı. Pekala yerine Okan oynatılarak orta sahaya, Emre ile Topuz'un yanına monte edilebilir.

24 Ekim 2010 Pazar

11 mi, 1 mi?

Kasımpaşa maçından sonra sormuştum: "ee, rakip güçsüzdü, ne değişti ki?" Kabul ediyorum ki çok feci yanılmışım! :) Gerek Gençlerbirliği, gerek Konya maçlarında (her ne kadar rakipler yine güçsüz olsa da) takımın resmen kimyası değişmiş, o özlenen beklenen futboldan esintileri iyiden iyiye sunmaya başlamıştı. Özellikle Konya maçı, (Ziya Doğan'ın kemik sesi çıkarttıran futbol anlayışının dışında) eminim ki birçok Fenerbahçeli'nin yıllarca izlemek istediği maçtı. Hayır, maçın öneminden falan değil, oynanan o akıcı futbol, şiirsel paslaşmalar, güzel goller.... Bir Fenerbahçeli şampiyonlukla birlikte başka ne isteyebilir ki zaten?!

Yukarıda yazdıklarım, aynı zamanda Fenerbahçe'nin derbide favori gösterilmesinin sebebi, herkesin malumu. Şimdi çok bayat muhabbet olacak ama, doğruya doğru: Bir tarafta Niang var, Dia var, Stoch var (düşün daha Alex'i saymadım!) diğer tarafta Baros yok, Kewell yok, Arda yok ve oynayacak oyuncuların ne yapabilecekleri de muamma. Bir taraf mayıs ayından beri üstüste yediği yumruklardan son 1 ayda kurtulup toparlanabilmişken, diğer taraf gittikçe dibe batmış ve farklı yenilmezlerse şu anki noktaları görüp görecekleri en dip yer de olabilir.

Hayır, amacım yazıyı "tarihi fark olur"a getirmek değil, zaten öyle birşey olacağını da sanmıyorum. Fakat bazılarının dediği gibi "2000'de Johnson'ın attığı golün rövanşı" falan da olmayacak. Zira 2 camia arasındaki en önemli zihniyet farklarından biri de derbilere bakış açısıdır. Tamam, her 2 camia da kötü giderken "dur" demek için derbileri bekler. Lakin esas fark, iyi gidilirken oynanan derbilerde oluyor. Fenerbahçe için en önemli şey, her zaman kendinden bahsettirmektir. Bunun için sürekli önde olmalıdır ve öne geçmenin en kolay yolu da derbi maçlarıdır. Aşırı narsistçe gelebilir fakat camianın genlerinde vardır bu. Galatasaray'da ise işler "Mekteb-i Sultani" mantığıyla ilerliyor, yani derbi galibiyetlerine sevinmek çok doğal da olsa kazanmayı arzulamak Fenerbahçe tarafındaki gibi "olmazsa olmaz" boyutuna varmıyor takım iyi giderken. Zira bu prensibe göre Fenerbahçe maçında da diğer maçlardaki gibi 3 puan veriliyor kazanana ve derbiyi kaybetseler bile diğer maçları aldıkları takdirde zafere ulaşacaklarını biliyorlar. (Örn: 3 hafta önce evire çevire yendiğimiz bir takıma şampiyonluğu kaptırmamız, 2006)

Yanisi şu: Fenerbahçe'nin, hele hele kendilerini camiaya ispatlamak ve bu derbi sayesinde aidiyetin dibine vurmak isteyen Stoch-Niang-Dia 3'lüsünün bu maçı öyle kolay kolay bırakacağını sanmıyorum. Kabulümdür, iş orta sahada bitiyor ve malesef Emre-Topuz 2'lisi böyle bir maç için çok yumuşak kalabilirken öte yandan Cristian'ın oynama ihtimali bile Selçuk'u özlememe yetiyor da artıyor bile. Fakat Fenerbahçe'nin ilk 30 dakikada bulacağı 1 gol, maçı kopartmasına yeter de artar bile. Hele hele 1. gol ilk 15 dakikada gelirse, işte o zaman iş çok farklı mecralara gidebilir. Tabi daha güç durumdaki Galatasaray için ise oyuncuların yüksek hırsı ve her ne kadar yeni geldiği için yeterli analiz yapamamış olsa da Hagi'nin (veyahut Tugay'ın, kim takımın başında çıkarsa işte) taktik anlamda yapabileceği sürprizler gerekli olacak.

Hadi alakalı alakasız herkes derbi için mesaj veriyor, ben de vereyim: Belki hayatımda ilk kez "kazanalım yeter"den başka birşey istiyorum bir FB-GS derbisinde. Stoch-Niang-Dia 3'lüsü ilk 11'de başlasın, onları şöyle bir doya doya izleyelim: Dia'nın süratini, Stoch'un çalımlarını, Niang'ın yırtıcılığını. İzlemek istiyorum, zira yıllardır Alex'in 2 pasına bağımlı Fenerbahçe'nin Kadıköy'de bile yan pas yapa yapa yarım saate bir atağa çıktığı maçlardan gına geldi! Ha, tabi ki de kazanmak isterim, lakin kontralarla kazanılmış 6-0'dansa eze eze kazanılmış 4-0'ı tercih eden biri olarak güzel oyun da beklerim.

Artık Fenerbahçe seriyi "11"e mi çıkartır, yoksa Galatasaray seriyi bitirecek "1" galibiyet mi alır, orasını bilmem de içime doğuyor, yine alakasız bir futbolcu gol atacak! :)

22 Ekim 2010 Cuma

Tehlikenin Farkında Mıyız?

Madem ki iğneyi birilerine batıracağım, önce çuvaldızdan başlamak gerek: Türk Futbolu'nun lokomotif klüplerinden biri, teknik direktör sorununu 1, transfer sorununu ise ligin bitiminden itibaren 3,5 ayda anca çözebiliyorken, geçen sezonu geçtim 2 yıldır öncelikli transfer gereken mevkilere ( stoper ve santrfor) 2 adet transferi çok ama çok geç zamanda yapabiliyorken (hatta stoper geldiğinde çoktan Avrupa'ya veda edilmişti), daha lig başlamadan yeni teknik direktörün istifa etmesi istenirken, bol eksikli kadroyla Avrupa'da dengi olmayan takımlara elenirken;

Son şampiyon ve bu sezonun namağlup lideri olan bir takım, tarihinde ilk kez Şampiyonlar Ligi'ne kalma gibi bir başarı ve fırsat elde etmişken, Rubin Kazan, Cluj, Twente gibi güzel oyunlarıyla tecrübesizliklerini örtme yoluna gideceğine 0-0'a razı bir anlayış içerisine girerken, 3 maçta 0 puan 0 gol ve 0 pozisyona erişebilmişken;

Lokomotif klüplerden bir diğeri, 1 yıl önce transfer, teknik direktör seçimi ve daha birçok açıdan yaptığı ne kadar doğru varsa hepsini altüst etmişken, sorunlarını ruhsuz ve hoca düşmanı futbolcularında veyahut beceriksiz yönetiminde arayacağına Şampiyonlar Ligi apoletli teknik direktöründe ararken ve tabi Avrupa'da asla dengi olmayacak bir takıma elenirken;

Lokomotiflerden Avrupa yollarında devam edeni ise sezon başında gelen 2 yıldız futbolcusu olmadığı anda resmen orta sınıf bir süper lig takımını andırırken;

Milli Takım ise resmen "kendi klüplerinde kadroya giremeyen formsuz futbolcular karması"na dönmüşken, oyuncuların formları yerine yardımcı antrenörlerin keyiflerine göre oyuncu çağırılırken;

Hiç kimse Türk Futbolu'nun geleceğinden falan bahsetmesin. Ülke puanının canı sağolsun, zaten kaç yıldır doğru düzgün puan gelmiyordu, bu yıl gelmese bir sonraki yıl daha fazla gelir. Burada dikkat edilmesi gereken nokta Türk Futbolu'nun klüpleriyle, Milli Takımı'yla, futbolcularıyla, yöneticileriyle ve hatta teknik adamlarıyla (örn: Buca'ya silbaştan kadro kurdurup sonra istifa eden Bülent Uygun ve 40 yılın başı kovulmadan veya küme düşmeden ligi bitirmesine rağmen kamuoyunun gazına gelip güzelim takımı darma duman eden Yılmaz Vural) evet, nerde kalmıştık hah, Türk Futbolu'nun her parçasıyla birlikte gün geçtikçe 25-30 yıl öncesine, yani o 80'lerdeki karanlık döneme gittiğidir.

Yine de en azından teknik direktör bazında 3 tane istisnası var bu kötü gidişin: Yücel İldiz, Şenol Güneş ve Aykut Kocaman. 3'ü de önemli fikirlere sahip ve 3'üne de gerekli fırsat ve destek verildiğinde başarılı olmaları kuvvetle muhtemel. (Kaldı ki Şenol Güneş kendisini ispatlayalı 15 yıl oldu, bazıları karizma derdindeyken) Aslında Schuster'i de yazacaktım fakat Hakan Arıkan ısrarı beni bile hayatımdan bezdirdi. Beşiktaşlı arkadaşların halini düşünmek bile istemiyorum.

29 Eylül 2010 Çarşamba

Ne Değişti?

Fenerbahçe camiasını ve medyasını anlamak bazen mümkün olmuyor. Bu oyunla küme düşmesi muhtemel olan bir rakibe karşı maçın başında 1-0 geriye düşüyorsun, yetmemiş gibi defansında birçok açık veriyorsun, üstüne üstlük ortasahan yol geçen hanına dönüyor. Fakat takım mahalle maçını andıran bir mücadeleden sonra 4. gol hariç hiçbir golün çalışılmış organize pozisyon sonucu olmadığı bir skorla kazanıyor. Kaldı ki o golde de rakip defansın bariz hatası var.

Tamam, skora göre fazla karamsar bir giriş oldu lakin takımın durumu da bunu yansıtıyor. Volkan yine o eski günlerindeki topu izleme moduna geçmiş, Bilica kevgire dönmüş, Lugano desen oyundan atılmadığı için hakeme şükretmeli, Santos takımdan ayrı telde çalıp oyundan alınınca twitter'ına "aç ayı oynamaz" yazıyor. (Gerçi göbeğinden dolayı haksız da sayılmaz) Defansın, hatta takımın en iyisi dediğimiz (ki çok severim kendisini) Gökhan Gönül bile Dia tarafından Aykut hoca'sına şikayet ediliyor. Mehmet Topuz sahada hayalet gibi, Emre ise yine enerjisini fazla harcayıp 70'ten sonra eli belinde dolanıyor. Orta sahada 90 dakika sürekli çalışan ise çoğunluğun hep önyargıyla baktığı Selçuk oluyor tıpkı BJK maçındaki gibi. Artık bu önyargılardan kurtulmamız lazım, bir futbolcuyu eskiden yaptıklarıyla değil şimdi yaptıklarıyla değerlendirmemiz lazım, tıpkı İbrahim Üzülmez örneğindeki gibi.

Hücum yapanlardan ise Dia ciddi anlamda potansiyelini gösterdi, Niang ise jeneriklik olmasa da 3 gol attı. Bu arada yanılmıyorsam Güiza'nın Honved maçından sonra ilk kez bir FB'li futbolcu hattrick yaptı. İkisi de Fenerbahçe'nin ilerisi için umut kaynağı, tabi Stoch ile birlikte. Alex ise her zamanki gibi maç boyunca takım adına tek hareket yapmadan 3 dokunuşla oyunu kendi lehine çevirdi: 2 gol, 1 asist. Kasımpaşa'ya karşı söker lakin daha zor maçlarda 3 hareketle koca maçı eli belinde gezerek tamamlayabilir mi, orası hala muamma.

Takımın esas sorunları hala devam ediyor. Hücumda çoğalamamak, forvetlerin yalnızlığı, ortasahada top çevirmeyi geçtim rakibi durduramamak, kanatlardan organize olamamak, defansın çok kolay kevgire dönmesi bu sorunların başlıcaları. Aykut Kocaman defans için Yobo ile Caner'i düşünüyor, Yobo'ya evet ama defanstan kademeden zerre anlamayan Caner'e hayır. Ara transferde adam gibi bir sol bek alınana kadar ne yapıp edilip Santos'un sorunlarının çözülüp oynatılması lazım. Adam Brezilya milli takımına çağrılırken klübünde Caner'in yedeği olursa millet kıçıyla güler buna.

Orta sahada ise idealimde Özer-Emre-Topuz 3'lüsü olmasına rağmen birinin hazır olmaması, birinin kendini çok gereksiz yorması birinin de halen daha form tutamaması yüzünden şimdilik mümkün görünmüyor. Ha, yine de bu üçlüye joker olarak Selçuk eklenip hangisi formsuz ise onun yerine oynatılabilir. Özellikle Selçuk-Emre-Özer dizilimi iyi iş yapar.

Alex'in ise 6 yabancı sınırından ötürü malesef yedek kalması lazım. Alexsever Fenerbahçeliler tepki gösterebilir fakat ortada bir Stoch gerçeği var! Stoch gibi bir adam kesinlikle yedek tutulmamalı. Dünya gözüyle Stoch-Niang-Dia üçlüsünü aynı anda izlemek hepimizin hakkı. Özellikle de Galatasaray derbisinde. :)

Son birşey daha, bir düşünün. İlk yarıda Ersen Martin'i düşüren Lugano'ya direkt kırmızı kart çıkarılsaydı maçın akıbeti ve şimdi yapılan yorumlar ne olurdu? Dürüstçe bir düşünün bakalım.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...